Patoloji Bakan Kişinin Gözündedir!

Kafataslarımızın içindeki içgörü, inkarcı ve büyük illüzyonist yapıya sahiptir. “Mental Durum Muayenesi”’nde buna ayrılmış işaretli bir “içgörü” maddesi vardır. İçgörü, bir hastanın zihinsel durumunu kendisinin ne kadar iyi anladığını ifade eder. Bir uçta içgörüden uzak, sorunları olduğuna inanmayan ve tedavi için aile, arkadaşları veya hukuk sistemi tarafından getirilen istemsiz hastalar da vardır.

İçgörü seviyeleri aktif olarak yardım arayan hastalar arasında bile değişiklik gösterir: Bazıları algıları, duyguları ve davranışları hakkında yeteri kadar  içgörüye sahiptir. Bazıları depresyon veya anksiyete yaşamakta ve duygularının tam olarak farkında değildirler. Bazıları ise olumsuz duygularını baş ağrısı, mide ağrısı veya kalp çarpıntısı gibi fiziksel şikayetler olarak ifade ederler. Bazıları da bu sorunlarla mücadele eder ve başa çıkmada o kadar iyidirler ki çevresinde bulunan çoğu insan onun sorunlarını farkına varmaz bile. Bir kısım insan da ilişkilerinde, işyerinde veya işlerinde tekrar tekrar sorunlar yaşar ancak onlarla başa çıkma becerileri zayıftır. Bu kimseler başka insanların veya koşulların sorunlarının kaynağı olduğuna kesin bir şekilde inanırlar.

Pek çok klinisyen zayıf içgörüyü akıl hastalığının bir yansıması olarak görür. Ancak bunun tersi de bazen doğru olabilir: Bazen zayıf içgörü, normal zihinsel işleyişi de yansıtır. Kendini anlama eksikliği, ruh sağlığı bir yana, nasıl normal zihniyetin bir işareti olabilir ki? Zihnin beyin tarafından üretildiği düşünüldüğünde, beynin yaptığı şeyle ilgili bir şeyin yanlış olduğunu anlamaması nasıl sağlıklı olabilir?

Bunu keşfetmek için öncelikle insan beyninin işlevlerini ele alalım. Hepimiz insan beyninin -özellikle vücut boyutuna göre- diğer hayvanların beyninden daha büyük olduğunu biliyoruz. Ama özellikle insan beynini daha iyi yapan nedir? 

Bu soru, kesin olarak cevaplanması imkansız olan büyüleyici bir sorudur. Bu nedenle filozoflar ve bilim adamları için uzun zaman boyunca verimli bir zemin olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu konuda oldukça fazla teori vardır. İnsan türünün neden büyük bir beyne sahip olduğuna dair önerilen açıklamalar şunları içerir: 

  1. Büyük-küçük av avlamak
  2. avlanmamak (yem aramak)
  3. birbirleriyle savaşmak (rekabet etmek )
  4. kavga etmekten kaçınmak (geçinmek)
  5. arkadaşlar kazanmak 
  6. iklim değişikliklerine uyum sağlamak
  7. ortak habitat zorluklarıyla başa çıkmak 
  8. büyük ölçekli işbirliğini mümkün kılan özneler arası gerçeklikleri (mitleri organize eden) yaratmak ve paylaşmak 

Psikiyatrist Benjamin Cheyette “Bu teorilere itiraz etmiyor olsam da, bir psikiyatrist olarak bakış açımdan, insan beyninin başka bir önemli işlevine işaret edeceğim: kendinden saklanmak’. Bunun beynimizi hayvanlar arasında benzersiz kılar mı bilmiyorum ama insan beyninin kesinlikle son derece iyi yaptığı bir şey, orada yokmuş gibi davranmaktır. Beynimiz sürekli olarak başka bir şeyin dünyayı algıladığına ve tepkilerimizi kontrol ettiğine inanarak kendini kandırır. Yani, hepimizin kontrol altında olduğuna inandığımız şey (“benliğimiz”, “zihnimiz”, “ruhumuz”, “bilincimiz”, vb.). Kafataslarımızın içindeki 3,5 pound elektrokimyasal et değildir bu soyuttur. İşte büyük açıklama: Somut değil çünkü gerçekte orada değil, ‘Abracadabra!’ diyor.

Modern batılı düşünürler arasında insan beynini bir “illüzyon ustası” olarak tanımlayanlardan biri de Sigmund Freud’dur. Freud, zihnin “bilinçli” kısmının farkında olmadığı “bilinçaltı” ve “bilinçsiz” kısımları olduğu fikrini formüle etti. Freud ve sonraki psikanalitik düşünürlere göre, zihnin bu kısımlarını bilinçli bakıştan uzak tutmanın anahtarı, duygularımızın, düşüncelerimizin ve eylemlerimizin altında yatan gerçek motivasyonları tespit etmemizi engelleyen psikolojik “savunma mekanizmalarıdır”.

Psikanalitik çerçevede, bazı savunma mekanizmaları her zaman patolojiktir, ancak çoğu birey olgunlaştıkça olgunlaşır, bebeklikten yetişkinliğe geçerken gelişimsel bir ilerleme yaşarlar. Bir yetişkinin olgunlaşmış savunma mekanizmaları kullanması normal kabul edilir; bir yetişkinin olgunlaşmamış olanları rutin olarak kullanması ise patolojik olarak görülür. Öyleyse, tüm kurabiyeleri kimin yediğini sorduğunuzda yüzünde kırıntılar olan 3 yaşındaki kızınız köpeği işaret ederse kıkırdarsınız ancak yetişkin bir iş arkadaşınız benzer davranışları sergilerse hoş bulmazsınız.

Genel olarak, olgunlaşmamış savunma mekanizmaları bir gözlemci tarafından daha kolay tespit edilme eğilimindedir, çünkü acemi bir illüzyonistin beceriksiz hareketleri gibi uyumsuz ve bellidirler. Ancak “olgun” veya “olgunlaşmamış”, “sağlıklı” veya “patolojik” olsun, tüm savunma mekanizmaları aynı amaca hizmet eder: Bilinçsiz zihnin ne yaptığını bilinçli zihinden gizlerler. Başka bir deyişle, psikolojik savunma mekanizmaları beynin büyük illüzyon gösterisinin unsurlarıdır; bunlar Freud’un formülasyonu olan ve beynimizin kendisinden saklanmak için kullandığı temel araç setidir.

Olgun, olgunlaşmamış veya patolojik savunma mekanizmalarına ilişkin bu psikanalitik çerçeve, modern akıl sağlığı çalışanlarının zayıf içgörüyü patolojik olarak görme eğiliminin bir kaynağıdır. Hastanın zayıf içgörüsü, klinisyen için bir zorluk teşkil ediyor. Sonuçta, bir hastaya akıl sağlığı sorunlarının üstesinden gelmesine yardımcı olmak klinisyenin görevidir ve hastalar bir sorun olduğuna inanmazlarsa onlara yardım etmek zordur. Bunun yanı sıra hasta sorunun kaynağını yanlış atfederse de yardım etmek zordur (örneğin, “Ben değilim, onlar”; “Sana ihtiyacım yok, düzeltmek için ‘gerçek’ bir doktora ihtiyacım var … X, Y, Z, vb. olmasaydı iyi olurdu.).

Açıkçası zayıf içgörünün olması onu bir akıl hastalığı belirtisi yapmaz. Bir hasta duygusal veya davranışsal bir sorunu olduğunu fark etmediğinde bu anormal olabilir veya zihninin en az bir bölümünün normal çalıştığını gösterebilir. Bu Oz Büyücüsü kitabındaki gibi çılgınca bağıran kısımdır: “Perdenin arkasındaki (beyne) dikkat etme!” Bu normal bir insan refleksi olarak görülebilir. Zayıf içgörünün normal olması, akıl sağlığı çalışanları için belirli bir zorluk haline gelir. Sanatımızın bir yönü, hastayı kafatasının içinde saklanan “büyük ve güçlü büyücünün” onlara söylediğine rağmen sorunun kaynağının orada olduğuna ve bakış açısına, uzmanlığa ve uzmanlığa sahip olduğumuza ikna etme becerisine sahip olmaktır. 

 

Çeviren: Şevval Özkaya

Kaynak: psychologytoday.com

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*