Arthur Schopenhauer

     İnsanca duygularımızla kimi zaman geçmişe takılırız, geleceği düşünür dururuz. Varoluşçu acıları yaşar, acının kişiyi yabancılaştırdığına şahit oluruz. 21. Yüzyılın, belki de geçirmiş olduğumuz tüm yüzyılların genel problemidir bunlar. Fakat şimdi bunları yaşadığımızı kabullenip çaresini düşünmek istiyorsak, 19. Yüzyılın büyük filozoflarından Arthur Schopenhauer’i okumak en iyi yöntem olabilir. Schopenhauer düşünceleriyle kimi zaman rasyonelliğin dışına atılmış bir bilgi birikimin öncüsü ve karamsarlığı ile tanınıyor olsa da aslında mutluluğu değil özünde mutsuzluktan nasıl kaçabileceğimizi bize öğretiyor. Ve yaşamımızın en büyük emeli de acıdan kaçınarak yaşanmıyor mu? Bunları düşününce bir şekilde Budizm akla geliyor olabilir ki, Schopenhauer kendini Budist olarak tanımlamasa bile buda heykellerine hayatında sık sık yer veriyor olması kaçınılmaz bir gerçektir.

     Kısaca Arthur Schopenhauer’in özgeçmişine biraz değinerek felsefesini ve bizlere aslında neler anlatmak istediğine bakalım. Çünkü onun düşünce dünyası kümülatif bir şekilde yaşantısından etkilemiştir. 1788 yılında doğmuştur. 9 yaşlarında babası ile ticari seyahatlere başlar ve sonrasında babasının ölümü ile annesinin isteği üzerine ticaret yapmaya başlar. Fakat bunun kendisine uygun olmadığını bilmektedir. Tıp ile başladığı akademik hayatına daha sonrasında felsefe ile devam eder. Goethe ile arkadaşlık kurar, doğu düşünürlerinden esinlenir aynı zamanda panteizme ilgi duyar bu dönemde. Annesi ile hiç barışık olmayan Arthur zamanla onunla yaşadığı tartışmalardan usanmış bir vaziyette evi terk eder ve Berlin üniversitesinde hocalık yapmaya başlar. Berlin üniversitesinde Hegel ile yaşadığı rekabet tatsız sonuçlanır ve 1833 yılında Frankfurt’a taşınır. 72 yaşındayken yeni yeni ünlü bir filozof olmuşken bu dünyaya veda eder. Kendi yaptığı açıklamalarla da bilindiği üzere bu dünyada en çok köpeğini sevmiş olması muhtemeldi. “dünyada köpekler olmasaydı yaşamak istemezdim” sözü ile köpeklerine düşkünlüğünü anlıyoruz ve evet insanları daha az seviyordu, hatta çoğunlukla sevmiyordu. Belki insana ait bir özellik olan gürültüden de bu nedenle nefret ediyordu.

     Hayat ve dünya kavramları ile sık sık tartışmaya giren Schopenhauer, dünyayı istençlerimiz yoluyla bireysel bir biçimde yarattığımızı söylemektedir. Fakat bu yarattığımız dünya aslında gerçek dünyadan farklı olarak bir yanılsamadır ve gerçek dünya Platonun da bahsettiği gibi idealardan oluşmaktadır. Bu yönden bakılınca Schopenhauerin devrinin ünlü filozofları olan Kant ve Hegel’e karşı fakat platon ve doğu filozoflarına yakınlığı bakımından daha irrasyonel yönünü de açıklamış olmaktadır. Felsefeye kazandırdığı istenç teriminin sahibi olan insanlar, aslında hem istence bağımlı hem de istenç sebebi ile mutsuzluğa da mahkumdur. Mutsuz olmak istemeyen ve kendi hâkimiyetini sağlayan kişi istenci göz ardı etmelidir. Bu yönden psikoloji alanının da terapi anlamında Schopenhauerdan ilham aldığı ve faydalandığı bilinmektedir. Schopenhauer, yalnızca hiççilik kavramının yaratıcısı Nietzsche’i, büyük yazar Tolstoy’u ya da izafiyet teorisinin kaşifi Albert Einstein’in dışında psikanalizin babası Freud’u da kişisel ve sanat hayatlarında etkilemiştir.

     Eğer gerçek mutluluğu istiyorsak nitekim önce mutsuzluğu kabullenmeliyiz. Mutsuzluğun kendi istencimizde olduğunu fark etmeliyiz. Schopenhauer’in söylediği bundan farksız değil. Evet, dünya iyi bir yer değil sevgili okur. Mutlusun belki, belki de mutsuzsun fakat şunu kabul et ki bu dünya iyi bir yer değil. Çünkü sürekli istiyoruz, hazzın zirvesine ulaşıp doymuyoruz ve tekrar istiyoruz, istedikçe ulaşamadıklarımız artıyor ve işte o zaman bu dünya iyi bir yer olmuyor. Biz dünyayı değiştiremeyiz fakat isteklerimizi değiştirerek bu dünyadan keyif alabiliriz. Bunu da ancak sanat yoluyla yapabiliriz. İşte mutsuzluklardan, muamma olan varlığımızın yaşattığı acıdan, dünyanın hissettirdiği boşluktan kurtulmanın tek yolu budur.

            “Mutluluk kendi kendine yetenlerindir”

                                                              Arthur Schopenhauer

Yazan: Miray Özden Kıran

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*