Öldürmeyen Acı Güçlendirir Mi ? Amour(Aşk)

Michael Hanekenin yönettiği 2012 yılında vizyona giren ve Fransız yapımı olan Amour (Aşk), yaşlılığı ve nörobilişsel bozuklukların etkisini sinematik evrende oldukça etkili bir şekilde gösteren filmlerden biri. Başrollerinde Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant bulunuyor.

Aşk denilince belki televizyon programlarından belki de toplumsal yargılardan dolayı akla ilk gelen içerikler daha çok tutku, ihtiras, aşırı duygu patlamaları ve gençlikten oluşuyor. Peki ya tam tersi ise ? Amour bize aşkın farklı bir yönünü sunuyor: sakinlik, fedakarlık, merhamet ve saygı. Film, muhtemelen seksenli yaşlarda olan emekli müzik öğretmeni Anne ve George çiftinin hikayesini anlatıyor. Yönetmen Haneke, bu çiftin hikayesinin parçalarını kendi anne ve babasının yanı sıra teyzesinden de toplamış. Anne ve George beraber huzurlu, mutlu bir yaşam sürerken bir gün Annenin kahvaltı esnasında donup kalması, tepki verememesi üzerine çift hastaneye gider. Bu yaşadığı durumun minör felç olduğunu, damarlarında tıkanma olduğunu ve durumun ciddileşmeden ameliyat olması gerektiği çifte iletilir. Ameliyatta ise olası %5 ihtimal gerçekleşir, Anneye kalıcı olarak felç iner ve bir daha yürüyemez, zamanla da durum daha kötü hale gelir.

Bu noktada filmin çok ani bir kırılması oluyor. Annenin durumla başa çıkamaması ve yol arkadaşına yüklediği sorumluluklardan rahatsız olması, felçten kaynaklanan demans ın Georgetaki izleri ve vefa duygusunun ağırlığı filmin akışını değiştiriyor. Tüm bunların yanında dışarıdan gelen tepkilerin de pek destekleyici olmaması bu yaşlı çiftin yaşadığı durumu daha fazla travmatik kılıyor.

Fiziksel yaşlanmanın (cilt kırışıklıkları, işitme kaybı … ) etkilerinin yanı sıra filmde aslında psikolojik yaşlanmanın nasıl gerçekleştiği ve etkileri gösteriliyor. Eriksonun kuramındaki ego bütünlüğüne karşı umutsuzluk evresi, George ve kısmen de Anne için oldukça iyi bir şekilde çizilmiş. Albümde eski fotoğraflarına bakan çiftin yaşamın ne kadar uzun olduğunu, ne kadar hızlı geçtiğini ancak herhangi bir pişmanlık içeren davranış sergilememelerine dayanarak bütünlük duydukları söylenebilir ancak Georgeun artık Annenin bakıcısı olması, George için büyük bir rol değişimi, ve sürekli Anne için tetikte olması büyük bir stres kayağı olmasından dolayı durumla başa çıkamadığından nasıl bir depresyona sürüklendiğini ve psikolojik olarak filmin başından sonuna kadar nasıl yaşlandığını çok iyi şekilde görüyoruz. Hastalıktan ziyade yalnızlık onu asıl yok eden şeydi.

Anne için Rossun ölüm evrelerine bakarsak da başlangıçta felç geçirdiği ilk dönemde günlük işlerini yerine getirmek için yardım almaya karşı çıkıyor ve sürekli düşüp bir şeyler kırmasında inkar sürecini gözlemleyebiliyoruz. Ardından George ile Fransız sakinliğinde kavgalar ediyor ki ikinci evre olan öfke de burada ön plana çıkıyor. Üçüncü evre olan pazarlık evresinde ise Georgea destek olarak sürekli yürüme seansları, kendisinin iyileşmesini sağlayabilecek konularda çalışmaya devam ediyor ta ki durumun git gide kötüleştiğini görene kadar. Dördüncü evre depresyonla beraber yemek ve su içmeyi reddediyor .Beşinci evre olan kabullenmenin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilemiyoruz. Burası da filmin izleyiciye açık kapı bırakması.

Tüm bunların ışığında film , aslında fiziksel yaşlılığın öldürmediğini; hareketliliğin ve sosyal olmanın bu dönemde psikolojik olarak ne kadar olumlu rol oynadığın oldukça çarpıcı bir şekilde izleyiciye iletiyor. Bir durum filmi olmasından kaynaklı akıcılığı herkese uymayabilir ancak her sahneden bir çıkarım yapılabilecek düzeyde bir film. Amourun izlerini uzunca bir süre aklınızda taşıyacak ve Georgeun finalde yaptığı şeye cesaret edecek kadar aşık mısınızdır diye düşüneceksiniz.

 

Yazan: Fatma Sönmez

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*