Zeynep Şeker – Travma ile Çalışmak

Travmatik bir olay deneyimlediğinizi düşünün, ne hissederdiniz acaba? Şu anda bildiğiniz benliğiniz, hissettiğiniz bedeniniz aynı mı olurdu? Olmadığını araştırmalar sayesinde az çok hepimiz biliyoruz sanırım. Benim de ilgimi tam olarak bu değişim çekiyor. Genel olarak psikolojiye yönelimim ile travmaya yönelimimin sebebinin de benzer olduğunu düşünüyorum: ‘Hayatta olup da yaşayamamak’ düşüncesi benim için göğsüme oturup kalan bir ağırlık gibi… Bu sebeple, Psikopol’ün bu ayında Klinik Psikolog Zeynep Şeker hocamızla travma ile çalışmak üzerine bir röportaj gerçekleştirdim. Benim için çok keyifliydi ve umarım okuması da sizin için keyifli olur.

Yaren Günay: Zeynep hocam röportaj teklifini kabul edip geldiğiniz için çok teşekkür ederim, öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Zeynep Şeker: Tabii ki, Zeynep Şeker ismim. İstanbul Üniversitesi Psikoloji mezunuyum, aynı zamanda İngiltere’de Swansea Üniversitesi’nde Abnormal and Clinical Psychology bölümünde yüksek lisans yaptım. Şu anda klinik psikoloğum, aynı zamanda Travma ve Afet Çalışmaları Uygulamalı Ruh Sağlığı programında doktora yapıyorum, tez aşamasındayım. Travma ile çalışan profesyonellerin deneyimledikleri psikolojik süreçler üzerine yazıyorum, psikolojik sağlamlık, travma sonrası büyüme, tükenmişlik, ikinci travmatizasyon ve şefkat yorgunluğu üzerine çalışıyorum. Bir yandan İstanbul Medipol Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisiyim. Eğitim ve akademik kısım böyle. Travma alanında deneyimim ise aslında öğrencilik zamanlarıma dayanan Türk Psikologlar Derneğinin, Travma Afet ve Kriz Biriminde gönüllü olarak çalışmaya başlamam ile oldu. O zamanlar Ufuk Sezgin hocamız vardı birimin başında, çok da severim kendisini. Oradaki ekip ile beraber çalışmaya başladığımız, travma saha çalışmalarını gerçekleştirdiğimiz bir dönemde tanıştım bu alanla. Ardından hiç kopamadım zaten. Çok güzel bir ekiptik orada. Aynı zamanda travma alanında çalışmak da çok ilgimi çekiyordu.

Y.G: İkinci soruma da cevap verdiniz aslında biraz hocam, lisansta iken travma çalışmak istiyor muydunuz? Travma ile çalışmaya nasıl karar verdiniz diye soracaktım.

Z.Ş: (Gülüyor). Aslında hiç planım yoktu. Hiç düşünmemiştim travma çalışmayı, hep klinik psikolog olmak istiyordum öğrencilerin yüzde 90’ı gibi ama travma çalışmak hiç öyle planladığım, hayal ettiğim bir şey değildi. Ama bir şeyler yapmak istiyordum, zaten Toplum Gönüllüleri Vakfında çalışıyordum üniversitede ilk seneden beri. Hani kendi derneğimde ne yapabilirim, nasıl bir şeyler yapabilirim, nasıl katkı sunabilirim diye bakarken travma birimi çok aktif çalışıyordu, hala da öyle bu arada… kendimi travma biriminde buldum. Sonra travma ile çalışmanın içine girdikçe aslında, travma saha çalışmalarına katıldıkça, oradaki seminerlere, eğitimlere katıldıkça, bununla tanıştıkça aslında buna karşı ilgimin olduğunu fark ettim. Öncesinde “evet ben travma çalışacağım” diye karar verip gittiğim bir süreç değildi. Yani lisans döneminde öyle bir hayalim yoktu en azından ama hayat bir şekilde karşıma bunu getirdi. Çok da güzel oldu.

Y.G: Birden fazla saha çalışmanız da oldu, biraz deneyimlerinizi anlatabilir misiniz? Sahaya ineceğinizi düşünürken aklınızda olanlarla gerçek deneyiminiz arasında farklar var mıydı?

Z.Ş: Yani travma saha çalışması kısmı ilk başlarda daha çömez olduğum zamanlar, öğrenciyken saha çalışmasına daha çok ofis kısmından destek oluyordum. Belli bir zaman orada çalıştıktan sonra, İstanbul şubede travma birimi başkanlığını yürüttüm yaklaşık 4 sene, o zamanlar aslında travma sahası deneyimim daha yoğundu. Koordine etmekle sorumlu olduğum bir süreçti ve esas saha çalışması içerisinde o zaman olduğumu söyleyebilirim. Bunu da düşünüyorum, ne zamanlara gidiyor… işte Gezi Parkı zamanlarına sanırım, orada verdiğimiz desteğe, Soma maden faciasına, İstanbul’daki terör saldırılarındaki patlamalar sonrası verilen destek müdahalelerine gidiyor. 2013’ten 2016’ya kadar olan bir dönem. Şimdi travma çalışmaya dair kafada canlandırdığımız ile afet sahası aynı mı dediğinde, çok benzer ama aynı şey değil. Sahada olmayı deneyimlemek çok farklı bir şey. Ne demek bu? Yani hepiniz derslerde de dinliyorsunuz, ben travma psikoloji dersini anlatırken, mutlaka kafanıza bir resim geliyordur. Gözünüzün önünde bir şey canlanıyordur. Ama sahaya indiğinizde, kişinin deneyimlediği travmayı çalışırken, afet sahasındayken, insanların yaşadıkları deneyime tanıklık ederken iş biraz değişmeye başlıyor çünkü kanlı canlı bir şekilde siz de oradasınız, dolayısıyla kendiniz de o deneyimin bir parçası olmaya başlıyorsunuz. Bunun haricinde teorik bilgi kısmında ne yapmamız gerektiğini ne yapmamamız gerektiğini öğrenirken sahaya indiğinde bunlar vücut buluyor aslında. “aa evet bunu bu yüzden yapmalıymışım, bunu bu yüzden yapmamalıymışım” diyerek kendi öğrenme süreciniz gerçekleşiyor. Bazen de teorik bilgiyle saha örtüşmüyor, ne demek istiyorum? Gittiğimiz sahanın kültürüne, iklimine, yaşanılan travmatik deneyimin etkilerinin ne olduğuna göre çok şey değişiyor, öğrendiğimiz bildiğimiz her şeyi oraya adapte etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, saha deneyimi dediğimiz şey kendi içerisinde bir esnekliği ve adaptasyonu da getiriyor. Etki anlamında bakarsak da etkisi de çok farklı oluyor birbirinden çünkü orada artık dinlemenin ötesinde sahada bir profesyonel olarak görerek tanık eden konumda oluyoruz. Yani artık kişilerin öykülerine, travmatik yaşantılarına birebir tanık eder bir noktadayız.

Y.G: Sahada çalışmaktan devam edersek eğer terapi pratiğinde ve sahada çalışma arasındaki farklardan ve zorluklarından, aynı zamanda travma çalışmayı istemenize sebep olan motivasyonlardan da bahsedebilir misiniz biraz?

Z.Ş: Travma çalışma motivasyonları… dediğim gibi travma çalışmak en başında hayalim değildi, içine girdikçe aslında travma sahasında çalışmayı sevdiğimi fark ettim, orada bir işe yaradığımı düşündüğüm, ufacık da olsa bir etki yarattığımı hissettiğim bir yer oldu travma sahası. Travma alanı aslında… çünkü yaşamda birçok şey ile ilgili şikayet ediyoruz, yaşanılan bir süre şeye tepki gösteriyoruz, haksızlıklarla yapılan kötülüklerle, bir sürü şeyle mücadele ediyoruz aslında. Travma ile çalışmak bu açıdan da motive eden bir şey. Yani o karşısında durduğumuz, uğruna mücadele ettiğimiz şeylerle ilgili harekete geçiyor olmak, mücadele ediyor olmak, bununla ilgili katkı sağlıyor olmak, elimizden ne geliyorsa… birilerinin yaşamlarında iyileşmelerine destek olmak, onların öykülerine, yolculuklarına eşlik ediyor olmak… hani terapide de zaten travma çalışmak böyledir benim gözümde. Karşınızdaki insanın deneyimlediği bu süreçte, ona bir destek olmak sürecidir aynı zamanda. O yüzden travma çalışma motivasyonu en çok buradan besleniyor sanırım. Hep inandığım şeylerle çok örtüşen bir alan travma çalışmak. Aynı zamanda da bir dayanışma süreci bakınca çünkü bugün kadına karşı şiddetle, istismarla, şiddetin her türlüsü ile mücadeleden bahsediyorsak travma ile çalışmak da bunun bir parçası. Orada bunlarla ilgili dayanışma göstererek aslında karşımızdaki insana destek oluyoruz. Bunların hepsi motive olmak için yeterli diye düşünüyorum, tüm yorgunluğa değiyor. Sahada çalışmak ve terapi pratiğinde çalışmaya gelirsek eğer, bu biri diğerinden daha zor diyebileceğimiz bir şey değil. İkisinin de kendi içerisinde motive edici yanları ve zorlukları var, aslında. Şöyle düşünebiliriz, odanın içerisine girdiğimizde danışanımızla beraber birebir temas ile onun öyküsüne temas ediyoruz. Her hafta o kişinin öyküsüne, yolculuğuna, hayatına, iyileşme sürecine eşlik ediyoruz aslında ve bu çok uzun, çok birebir teması gerektiren bir yol. Bu sebeple bunun bizim üzerimizdeki etkileri de bambaşka oluyor. Saha çalışması belki daha kısa bir çalışma çünkü sahaya gittiğimizde aylarca kalmıyoruz neticede. Müdahaleyi yapıp dönüyoruz ekiple beraber, sonra başka bir ekip gidiyor, dönüyor. Bu da kendi içerisinde çok yoğun bir deneyim oluyor yani bir hafta içerisinde çok fazla konuya temas etmeniz gerekiyor çok fazla müdahalede bulunmanız gerekiyor. Çok fazla esnemeniz, adapte olmanız, bilgi birikiminizi sahaya aktarmanız gerekiyor. Sahaya çıktığınızda bir sürü insanla temas ediyorsunuz. Odada bir kişiye temas etmekle aynı şey olmuyor. Dolayısıyla bunun bizdeki etkileri de daha farklı oluyor. Aynı bilgi birikimi ile oradayız ama her travma çalışanı, saha çalışmacısıdır demiyoruz, bu bir tercih meselesi. Aynı zamanda bir travma saha çalışanı psikoterapisttir de demiyoruz, dolayısıyla ikisini birbirinden ayırıyoruz.

Y.G: Travma saha çalışmacısı olmak için bir uzmanlık gerekiyor, değil mi?

Z.Ş: Tabii ki, travma alanında bireysel müdahaleleri ile travma saha müdahaleleri aynı şeyler değil. Yani travma saha çalışmasına gittiğiniz zaman bir psikososyal müdahale yapmayı biliyor olmanız lazım çünkü travma sahasında gidip ilk olarak terapi yapmıyoruz. Orada psikolojik ilk yardım nedir, psikososyal müdahale nedir, kısa süreli travma müdahalesi nedir bilmeniz, saha çalışmasının getirdiği etik ilkelere hakim olmanız, bir sahada nelere dikkat edilmesi gerekir, hassas gruplar nedir bunları bilmemiz gerekir. Bu ayrı bir eğitim süreci baktığımızda.

Y.G: Son yıllarda alanında oldukça ünlenen Peter Levine ve Bessel van der Kolk adlı terapistlerin yaklaşımları hakkında neler düşünüyorsunuz? Beden kayıt tutar mı gerçekten, beden-zihin bütünlüğünün önemini danışanlarınızda siz nasıl gözlemleyebildiniz? Ayrıca Peter Levine’ın kendi yarattığı somatik deneyimleme eğitimini de alıyorsunuz, sizce travmayı iyileştirmeye yönelik etkili sayılabilecek bir yöntem mi?

Z.Ş: Geçen yine bir travma psikoterapisti ve saha çalışanı bir arkadaşımla konuşuyorduk, şimdi hatta somatik deneyimle eğimine de beraber gidiyoruz. Onunla ‘bir şey eksik, çalışırken bir şeyi yeterince dahil etmiyormuşum gibi hissediyorum…’ derdik: Beden. Aslında baktığımızda bedenle çalışmak birçok yöntemde var. Bilişsel-Davranışçı terapide beden dahil ediliyor, yine aynı şekilde EMDR’da da öyle. Ama Somatik Deneyimleme’de bedenin daha kapsamlı bir şekilde, bir bütün olarak ele alınması, beden ve zihin çalışması bambaşka bir yere sahip. Bireysel deneyimlerim çerçevesinde baktığımda sanki oradaki bilgi bütünlüğü tamamlanmış gibi hissediyorum. Yani, bedeni de farklı bir çalışmayla o odanın içerisine, travma saha çalışmasına entegre ediyor olmanın bizim için tamamlayıcı bir etkiye sahip olduğunu gözlemliyorum çünkü travma deneyimlerken kişi bütün bedeni ile deneyimliyor, zihniyle deneyimlemiyor ki sadece. Bütün bedeni, beş duyusu, hepsiyle o travma deneyiminin içinde kişi. Biz de çalışırken sadece zihin odaklı çalışırsak, bir kısmı eksik kalabiliyor. Her zaman değil ama kalabiliyor. Zaten bedenin kayıt tuttuğunu birçok çalışma da ortaya koymakta. Anne karnına düştüğümüz zamandan itibaren, 6.aydan itibaren anıların kodlandığı söyleniyor. Evet biz bunu sözel olarak dile getiremeyebiliyoruz ama beden kayıt tutmaya devam ediyor, anne karnından itibaren. Dolayısıyla, gerçekliği bu kadar kanıtlanmış bir şeyi, böyle odanın ortasındaki pembe fil gibi, hiç dokunmamak bir şeyleri eksik bırakmak gibi oluyor. Somatik Deneyimleme eğitimini aldıktan sonra, bedeni EMDR seanslarında da daha fazla dahil ederek çalıştığımı fark ediyorum. Çünkü bir travmayı iyileştirebileceksek, sadece zihnin değil bedenin ihtiyacını da duymamız, bedenin aldığı yara, deneyimlediği şey neyse bunu da iyileştirmemiz, buna da bir alan açmamız gerekiyor. Danışanlarımda ise şu şekilde gözlemliyorum, sanki bir şey sıkışıp kalıyor. Zihinsel olarak çözüyoruz birçok şeyi ama bedensel semptomların geçmemesi, fiziksel verilen reaksiyonlar, bunların etkileri ve sürekliliği, bunun bilişsel olarak danışanın zihninde nasıl yer bulduğunu gözlemlediğimde bedenin etkisini daha iyi görüyorum.

Y.G: Biraz kendi ülkemizin durumunu düşünecek olursak… Her gün yeni bir vakayla uyanıyoruz diyebiliriz. Özellikle son yıllarda artan kadına yönelik şiddetin sebebine bireysel patolojiden bakmak çok doğru değil sanki… toplum olarak şiddeti meşrulaştıran bir kesim ile yaşıyoruz. Şiddet örneğinden gidelim, mesela şiddet görmüş bir kişi geldiğinde, sadece travmasını iyileştirmek yetmiyordur eğer ki çevresinde hala şiddete maruz kalıyor ise, bu durumlarda neler yapılması gerekiyor ve sizce bu travmalar oluşmadan önce toplumsal seviyede alınması gereken önlemler nedir?

Z.Ş: Sorunun son kısmından başlayayım. Önlem nedir? Türkiye’de önleyici çalışmaları çok yaygın kapsamda gerçekleştirmiyoruz. Şu anda Amerika’da, Avrupa’da önleyici çalışmalar çok daha ön plana çıkarken olay sonrası müdahale bizde daha yaygın kullanılan bir şey. Oysa herhangi bir alanda önleyici çalışmalar, ileride yaşayacağımız zararın azalması için çok etkin çalışmalardır. Şimdi baktığımızda, Türkiye doğal afetlerin ve travmatik yaşantıların sıklıkla yaşandığı bir ülke. Dolayısıyla bunlarla ilgili olarak önleyici çalışmaları uyguluyor olmak, sonrasında yaşanacak zararı, hasarı azaltacaktır. Zaten bütün çalışmalar da bize bunu söyler. Ne gibi çalışmalardan bahsediyoruz? Örneğin, eğitim çalışmaları. Kişileri hazırlıklı hale getirebiliyor olmak. Eğer bir doğal afetten bahsediyorsak, doğal afetle ilgili bilgilendirme çalışmaları, hazırlık çalışmaları, şiddet istismardan bahsediyorsak, bilgilendirme çalışmaları, psikoeğitim çalışmaları çok önemli bir yere sahip burada. Bunun yanı sıra, masterdayken hatırlıyorum, İngiltere’de kişilerin gidebildiği büyük gruplar vardı. Şiddetle baş etme, anksiyete ile baş etme, öfkeyle baş etme grupları gibi farklı konularda, kamu yararına, herkese açık psikolojik destek gruplarının düzenlendiği, grup çalışmalarının yapıldığı, psikoeğitim çalışmaları, aynı zamanda bu tekniklerin öğretildiği çalışmalar gerçekleştiriliyordu. Bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var çünkü kişinin baş etme mekanizmaları, süreci nasıl yönettiği, bu konuda ne kadar bilgisi olduğu travmatik deneyim sonrası ne yaşayacağına da etki eden bir şey. Bu nedenle bunları baştan öğretiyor olmamızın, kişiyi güçlendirmenin, psikolojik sağlamlığını baştan arttırmanın sonraki süreçlerde ortaya çıkabilecek zararları azaltabileceği düşünülüyor. Sorundaki şiddet örneği ile devam edersek, şiddetle ve istismarla çalıştığımızda burada birkaç şey devreye giriyor. Önce kişinin güvenliğini sağlamak, kişi güvende mi değil mi, can güvenliği ile ilgili bir problem var mı? Buna bakıyor olmamız lazım. Kişinin eğer hayatta kalması ile ilgili bir risk söz konusu ise burada bir terapi yöntemi kullanmaya başlamamız için çok erken. O yüzden öncelikle işe bir güvenlik eylem planı oluşturmakla başlarız. Kişinin kendini korumasını öğrenmesi, kriz durumları ile ilgili bilgili olması, bununla ilgili yapabileceği şeyler, güçlendirme çalışmaları üzerine yoğunlaşırız öncelikle. Duruma ve kişiye göre değişse de hemen travma çalışmasına başlamıyoruz. Biriyle çalışabilmek için onun hayatta olması lazım. Belli durumlarda, rapor etmemiz gereken olaylarla karşılaşıyoruz. Örneğin, çocuklar ile çalışıyorsak, çocuk istismarı varsa ya da istismar devam ediyorsa farklı müdahale ve eylem planlarımızın olması gerekmesinin yanı, bunu bildirmekle hükümlüyüz.

Y.G: Peki ya, danışanlarınızın dilinden dahi olsa travmaya maruz kalmak sizin için ne ifade ediyor? Özellikle travma çalışmak dediğimizde duygu regülasyonumuzun ve öz denetimimizin iyi olması gerektiğini düşünüyorum. Siz kendi sağlığınız için neler yapıyorsunuz? Neler yapılması öneriliyor?

Z.Ş: Bir terapistin, bir saha çalışmacasının öz bakımını nasıl yapacağını çok iyi biliyor olması lazım. Bugün bir travma çalışanına süpervizyon verdiğimizde en çok vurguladığımız bu ‘kendine iyi bak’ çünkü travma çalışmak uzun bir maraton koşmak gibidir. Hızlı koşarsanız çabuk yorulursunuz, kendinize iyi bakmazsanız çabuk yorulursunuz ve o maratonu tamamlayamazsınız. Hepimizin yöntemi farklıdır. Kimimiz sporla, kimimiz meditasyonla, kimimiz dans ederek, kimimiz arkadaşlarıyla vakit geçirerek, kimimiz evde film izleyerek kitap okuyarak… herkesin kendi regüle olma yöntemi, baş etme yöntemi farklıdır. Ama temel birkaç şey de var ki, biri sosyal desteğimizin olması, ikincisi ise mesleki desteğimizin olması çünkü travma çalışmak bir ekip işidir. Yalnız başınıza travma çalışmak çok yorucu ve tüketicidir. Dolayısıyla yalnız olmamak ve hissetmemek travma çalışmasında çok temel gerekliliklerden biridir. Bunların haricinde, kendi rutinimize, bize iyi gelen şeylere vakit ayırıyor olmak faydalıdır. Seans içerisindeki terapistin regülasyonu sorusuna gelince, orada kendi duygu regülasyon yöntemlerimizin gelişmesi, o anda ve orada olma becerilerimizin gelişmesi önemli çünkü o kadar travmatik öyküleri dinlerken biz de sonuçta robot değiliz, taştan yapılmadık. Tabii ki biz de etkileniyoruz, zorlanıyoruz. Böyle durumlarda kendimizi regüle etmeyi öğreniyoruz. Bu sebeple, bir travma çalışmacısının kendine dair farkındalığı çok önemli bir yer kaplamaktadır.

Y.G: Travma çalışmayı düşünen öğrencilere tavsiyeleriniz neler olabilir?

Z.Ş: Çok iyi bilgi birikiminiz olsun. Travma nedir? Etkileri nelerdir? Travma ile nasıl çalışılır? Buna ilk önce bilgi düzeyinde çok iyi hakim olmak gerekiyor. İkincisi kendini tanıma kısmı yani ben kendimin ne kadar farkındayım? Psikolojik sağlamlığım ne düzeyde? Baş etme yöntemlerim neler? Benim travmatik öyküm var mı yok mu? Bunlardan bahsederken tetikleniyor muyum? Travma çalışmak bana nasıl gelecek? Üçüncüsü, şunu sorardım kendime: neden travma çalışmak istiyorum? Bu alanda beni çeken şey ne? Sadece kendimiz için cevaplayacağımız sorular bunlar. En son olarak da harekete geçmeye hazır mıyım?

Y.G: Benim sorularım bu kadardı hocam, çok teşekkür ederim.

Z.Ş: Teşekkür ederim, öğrenciler olarak, bu konuya olan ilginiz ve öğrenme merakınız için. Travma alanında çalışmaya karar verenleriniz ile de yollarımız klinik alanda da travma alanında da mutlaka kesişecektir.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*