Mutlu Olmak ya da Olmamak İşte Bütün Mesele Bu – 1

Son dönemlerde oldukça popüler hale gelen ve insanların hayatlarındaki arayışı sonlandırmak için gerekli olan tek bir kavram, ‘Mutluluk’.

Herkes bu kadar peşindeyken ve her gün bu amaç için yola çıkıyorken neden bizdeki bu tatminsiz ya da  ‘mutlu olamama’ hali? Bu soruyu sizden önce kendime sorduğum için ilk iş elim kitaplara gitti. Bu kavram üzerine okuduğum pek çok kitap, takip ettiğim sayısız blog ya da günümü kurtarmasını umduğum rastgele karşıma çıkan özlü sözler oldu. Şimdi ise size bu arayışta karşıma çıkan iki kavramdan bahsetmek istiyorum. Hygge ve Ikigai.

Dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı ülke olarak kabul edilen Danimarka için hygge kavramı, onların hayatlarına yön veren ciddi bir olgu. Öyle ki evlerini, yemeklerini, giyimlerini hatta günlük hayatlarını bu kavramın getirilerine göre düzenliyorlar. Bu o kadar dikkat çeken bir kavram ki Meik Wiking’in Hygge kitabı uluslararası çok satan bir kitap olmuş durumda. Peki nedir hygge? Onlarda olup da bizim göremediğimiz ve var?

Hygge’nin tek bir anlamı ya da diğer dillerde bir karşılığı bulunmuyor. Onların tabiriyle rahatlık, huzur gibi birçok basit ve aslında hayatımızın içinde olan sıfatlarla bahsedilebilir ama eğer bu kelimeyi hissetmek istiyorsanız size şöyle izah edeyim; Çok sevdiğiniz ama basit hazlarınızı düşünün ya da içinde kendinizi huzurlu hissettiğiniz ama aslında o kocaman duygunun sadece huzur olmadığı anları.

Mesela benim aklıma Karadeniz’in yaylalarına karşı otururken veya denizde sırt üstü gökyüzü izlerken hissettiğim o tarifi olmayan mutluluk hissi geliyor. İşte o tarifi olmayan mutluluk kavramı, tam olarak hygge.

Danimarkalılar bu terimi günlük hayatlarında çok sık kullanmalarının sebebi mutluluk hazzını küçük şeylerde arıyor olmalarıdır. Şöyle ki ekmek almaya giderken güneşin açması onlar için hygge sebebidir ya da oturduğunuz odada bir mum mu yaktınız heh işte tam hygge oldu. Ev içinde veya ofisteyken, arkadaşları varken ya da yalnızken nasıl daha fazla keyif alabilecekleri üzerine kurulmuş bir hayat. 

Tüm hayatlarını bu kavram üzerine inşa edilmiş bir toplum olduğunu da kitap aracılığı ile söyleyebilirim. Bizim bu akşam ne yiyeceğimiz sorusu yerine onlar için nasıl daha fazla hygge olur sorusu ön planda. Ve aslında çok basit sadece 4 kuralı var; ARKADAŞLAR, PLANSIZLIK, DOĞAYA YAKIN OLMA VE ŞU ANDA OLMAK.

Bence deneyimlemek için fazla cazip. 

Yani tüm bunların kısacası hygge kavramını hayatınıza sokmak istiyorsanız sadece keyif alın. Plansız olmaktan, arkadaşlarınızla güzel bir akşam yemeği yemekten, kendi başınıza çıktığınız yürüyüşlerden…

Anı yaşayın hepsi bu.

İkinci kavramım ikigai’ye gelecek olursak Japon kültürüne doğru uzanmamız gerekiyor.

Bu daha çok mutluluk üzerine oturan bir olgu değil de hayat tarzı sonucunda elde ettiğin mutluluk hissiyatı gibi. Japonlar herkesin bir ikigai’si olduğuna inanıyor. Bu hayatı yaşamak için bir amacın vardır. Bazıları hala arıyorken kimisi çoktan bulmuş bile olabilir.

Aslında kendi içimizde taşıdığımız ikigai’miz hayatımıza kattığımız birkaç yenilikle ortaya çıkabilir. 

Günümüzde hemen hemen herkes idealize edilmiş mutlu hayatın nasıl olduğunu biliyordur. Sağlam vücut, iyi gelirli bir iş, belki bulduğun ruh eşin, bunların gerçek mutluluk getirip getirmediği tartışmasına girmeden önce aşağı yukarı bize empoze edilen budur. Elindeki hamburgeri bırakıp yerine salata yersen vücuduna iyi bakacağını bilirsin ama yapamazsın işte. Bildiğin doğruları es geçerek söylenmeye dayalı bir hayat yaşamak. İşte Japon kültüründe söylenmeyi bir kenara bırakıp harekete geçtiğinde ikigai’ni bulacağını söylüyor. Hatta bunun bir şeması bile var. Kendinizi içinde hayal ettiğinizde her şeyin yolunda gideceğinden bahsediyor. 

Bu kavramın aslında bizim bildiğimiz olgulardan çok da farklı şeyler anlattığını düşünmüyorum.

Kitapta geçen şeyler de her gün duyduğumuz şeyler belki ama önemli olan bunun sadece söylenilenlerde kalmayıp bir kültür haline gelmesidir. İnsanların gerçekten harekete geçmiş olmasıdır. 

İstatistik olarak en uzun ömürlü insanların çoğu Japonya’da yaşamakta ve bunu borçlu oldukların şeyin ikigaileri olduğuna inanıyorlar. Stressiz bir yaşam, öğünlerinde asla atlamadıkları kendi bahçelerinden olan sebzeleri, uyanır uyanmaz yaptıkları birkaç egzersiz hareketi. 

Gerçekten mutlu bir yaşam bu kadar basit mi? Hepsi bu kadarsa insanların uğraşları neden hiç bitmiyor? Bilmiyorum. Sadece okuduğum kitapların anlatıları dışarıdaki hayatı anlamaya yetmiyor. Ama fark ettim ki hepsinin üzerinde durduğu derin bir nokta var. Kendinin ne istediğini bulmak. Hayattan beklentilerimi bulduğum gün sanırım benim için ‘mutlu olma yarışı’ devre dışı kaldı. Cevaplarını kitaplarda da bulmadım ama beni harekete geçiren onlardı. Aynısını sizin için de diliyorum. Serinin ikinci yazısında görüşmek üzere. 

 

Yazan: Fatmanur Altıparmakoğlu

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*