Psikoloji Köşesinde Bu Ay: Klinik Psikolog ve Psikoterapist Ezgi Taboğlu ile Röportaj

“ – Bakma öyle gözlerime. Başımı döndürüyorsun.”

Sağ yanağına konuşlanan gamzesine takıldım. Ve merdiven başında söylediği cümleye…

Sanki düşüncelerimi okurcasına devam etti.

 

  • Bir kadeh büyü, çekici bir gülüş, çarpıcı bir koku … Düşlerimin gerçeğe döndüğü bu ılık yaz gecesinde, nefes kesen güzelliğin… Sence de bu kadarı fazla değil mi?

 

Buklelerimden birini kulağımın arkasına sıkıştırdı, tıpkı o ilk dansımızdan önceki gibi.

Bedenimi yoklayan hafif bir ürperti. Anlamını bilmediğim bir şeydi bu. Sanki yolumu tıkayan bir karanlık her defasında beni büyük bir güçle içine çekiyordu da, tutkunun biraz sert, biraz hükmedici, ama aşka evrilen o muazzam hayali, nihayet beni o karanlıktan kurtaracakmış gibi duruyordu.

 

Kendinden emin tavırlarla doğruldu, ardından dizlerinin üzerine çöküp zarifçe elimi tuttu.

 

  • Bu dansı bana lütfeder misin sevgilim?

 

Haykırdığı aşkı gölgeleyen o ezici bakışlarına inat, usulca gülümsedim.

 

  • Onur duyarım…

 

Dansın giderek hızlanan ritmi, kendimi bir türlü alamadığım sürüklenişin o rengine, ve bir o kadar da korkutan bir cisme bürünüyordu. Bir kez daha. Kaçışı yok.

 

Yine de kaybolduğum yer, içinde bulunduğum halin amansız iklimiydi…

Seven bir erkek için her nedene sahipti, çılgınca sahipleniliyordum ve gerçek manada değer görüyordum. Hem de fazlasıyla.

Yine de ruhumu tüketen soru hep aynı yerdeydi.

Niçin bu dansın ortasındaydım? Neydi sebep koşulsuzca kabul ettiğim ‘evet’lere?

Yaşananlar olanca hızıyla zihnimi kurcalarken, düşündüğüm tek şey, kaybolduğum karalıkta artık yolumu bulamayacağımdı.

Gözlerine her baktığımda zaman duruyordu, ödenecek en büyük bedeli ben ödüyordum kuşkusuz.

Geri dönüşü olmayan o gidiş bana aitti, kalbim, vurgun yediği rüzgara karşı, hızla çarpıyordu. Ruhum, saklı kalan bir şiddetin korkusuyla çırpınıyordu.

Karşı konulmaz bir tutkuydu sonrası, su ve ateşin sessizce süren dansı.”

 

Sevmek, ve sevilmek. İnsanlığın var olduğu günden beri, üzerinde bir türlü uzlaşılamayan, belki ortak bir tanımı olmayan, ama bir o kadar da kapsayıcı kavramlar bunlar… Edebiyattan sinemaya, geleneklerden müziğe, felsefeden inançlara, bilimden kültüre kadar her daim hayatın merkezine oturmuş, bağlanma biçimlerimizle mana bulmuş, kimi zaman felaketle sonuçlansa dahi, bir mahiyete kavuştuğu vakit, insana yaşama sevinci aşılayan mefhumlar.

Peki ya bir hikaye, o felaketi getiren deneyimlerle şekillenirse, ne gibi sonuçlar doğurabilir? Şiddet ve istismar içeren bir ilişki, kişi bazında nasıl yıkımlara sebebiyet verebilir?

Beklentiler, hayaller, ve devamında gelen hayal kırıklığı…

Tıpkı bir dansın mutat akışı gibi bile isteye yapılan hamleler, kimi zaman bir ilişkide son noktayı hüsranla koysa da, bu acı deneyimlerin sinyallerini öncesinde fark edebilmek mümkün.

Ve işte o ‘nasıl’ları, çok kıymetli hocamız klinik psikolog/psikoterapist Ezgi Taboğlu ile sizler için değerlendirdik. Böylelikle sevgili Psikopol okurları için şiddet içeren bir ilişkinin psikoloji atmosferinde  bulduğu karşılık, hocamızın getirdiği önemli yorumlarla anlam kazanmış olacak.

 

Firdevs Öncel: Öncelikle bölümümüz dergisi Psikopol’de yayımlanmak üzere derlediğim bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Ezgi Taboğlu: Ben teşekkür ederim nazik davetin için.

Firdevs Öncel: Psikoloji bölümü öğrencilerinin ve dergimiz okurlarının en çok merak ettiği kısımla başlamak isterim o halde… Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Ezgi Taboğlu: Elbette, Bilgi Üniversitesi psikoloji ve hukuk çift ana dal mezunuyum. Lisans hayatımın son senesinde hukuk fakültesinden almış olduğum hukuk kliniği dersi (cezaevleri ile ilgili) hayatımı değiştirdi … Sonrasında Amerika’da hukuk yüksek lisansımı tamamladım. Oradan dönüşümle beraber akademik kariyere yöneldim ve cezaevleri alanında çalışmaya başladım. Türkiye’de yaptığım çalışmalar sonrasında İngiltere’ye gittim ve Cambridge Üniversitesi’nde kriminoloji alanında yüksek lisans yaptım. Eşlerinin ölümünden hüküm giyen kadınların hem hayatta sahip oldukları adalet algısı hem de aldıkları cezalar sonucu geliştirdikleri adalet kavramı üzerine bir tez yazdım İngiltere – Türkiye karşılaştırmalı. Ve senelerce bu şekilde cezaevlerinde ve eğitim projelerinin bir parçası olarak çalışmaya devam ettim. Bir noktada Türkiye’ye geri döndüm ve klinik psikoloji alanına yönelmek istedim, böylece cezaevlerinin dışındaki bireylerle ve ağırlıklı olarak da kadınlarla çalışmaya yöneldim. Ardından klinik psikoloji yüksek lisansımı bitirdim, ve şimdi, şema terapi odaklı danışanlarımı görüyorum. Bir yandan da Medipol Üniversitesi’nde ders veriyorum, geçtiğimiz dönem “kadın ve psikoloji” dersi bizi bir araya getirdi, bahar dönemi içinse pozitif psikoloji ile devam ediyoruz…

Firdevs Öncel: Araştırmalara göre, ilk bakım veren ile olan bağlanma şeklimiz ile gelecekteki romantik ilişki biçimimiz arasında bir pozitif korelasyon, bir benzerlik bulunuyor… Bu bulgu, özelde romantik ilişkiler bağlamında, genelde de bireyin ilk bakım vereni düşünüldüğünde, gelecekteki ilişki örüntüleri üzerinde sizce de bu kadar etkili olabilir mi?

Ezgi Taboğlu: Araştırmalar hakikaten oldukça etkili olduğunu söylüyor… Orada zannediyorum şöyle bir karışıklık var; sanki bazı bağlanma biçimleri kötü de sadece güvenli bağlanma biçimi iyi gibi. Bu bağlamda son dönemdeki araştırmalarda değişen, bahsettiğim anlayışa yönelik oldu. Dolayısıyla iyi ya da kötü diyerek – evet esasen çocuklukta bakım verenle kurulan ilk ilişki, bizlerin sevgiyi, güveni, saygıyı veya bir ilişki kurma halini, belirli bir biçimde algılamamıza sebep oluyor. Ve farklı psikoloji ekollerinden de bakarak, bireyin gelecek hayatı için bu ilişkisel örüntüyü farklı kişiler ile de tekrar üreteceğini düşünmek çok da mantıksız durmuyor sonuçları da göz önünde bulundurursak. – Ancak yakın zamanda yapılan araştırmalar, psikoloji temelinde sahip olduğumuz perspektifi şu şekilde değiştirdi: Sadece güvenli bağlanma biçimi iyidir, kaygılı bağlanan biriyseniz yandınız, kaçıngansanız bittiniz gibi bir yaklaşımdan ziyade herkes kendi bağlanma biçimini bilsin, kendine iyi gelebilecek olanı ve sahip olduğu bağlanma biçiminin olumlu ya da olumsuz yanlarının neler olabileceğini anlayabilsin ki, bu bilgi üzerinden eş seçimini yaparken farkındalığını ortaya koysun. Benim gördüğüm kadarıyla literatürde gelinen nokta böyle, ve bu durumu olumlu buluyorum.

Firdevs Öncel: Peki bağlanma stillerini gelecekteki ilişki örüntülerine uygulama konusunda, kültürün getirdiği normlar sebebiyle erkeklere kıyasla kadınlar ön plandadır demek ya da bir başka deyişle (Her ne kadar günümüzde bu algı kırılmaya başlamış olsa da, toplumun kadınlardan edilgen ve itaatkar olmalarına yönelik talebi, söz konusu erkeklerse bağımsızlık ve kendine has, kendine dair olanı özgürce bulması yönünde biçimlenmiş durumda) cinsiyet temelli kalıp yargıların, ilk bakım verenle olan bağlanma biçimini -gelecekteki ilişkiler düşünüldüğünde- statükoyu korumaya şu veya bu şekilde kadınları daha çok yöneltmiştir demek doğru mudur? Bunu nasıl yorumlarsınız?

Ezgi Taboğlu: Bağlanma biçimleri, bir cinsiyetten ya da bir toplumsal cinsiyetten bağımsız olarak varlar ve hepimiz için eşit derecede geçerliler. Bu, bütün erkeklerin kaçıngan bağlandığı, beraberlik/evlilik istemediği veya bütün kadınların da kaygılı bağlandığı, ve her zaman evlilik istediği anlamına gelmiyor. Eğer bu tür bir tartışmaya girersek, evet geleneksel toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına uygun bir biçimde bağlanma biçimlerini ele almış oluruz. Ancak çalışmalar bunun böyle olmadığını, aksine, kadının veya erkeğin ayrışmadığını, her bireyin bağlanma stillerinin bir parçası olduğunu, güvenli ya da kaçıngan, yahut kaygılı bağlanma stillerinin herkes için var, sadece kendimize uyan tanımı öğrenip o doğrultuda bir farkındalıkla hareket ettiğimiz takdirde ilişki memnuniyetinin ve ilişkiden kazanılacak tatminin daha fazla olacağını gösteriyor. Ve dediğim gibi, bu herkes için geçerli.

Firdevs Öncel: Öfke Dansı kitabından yola çıkarak, bir ilişki bağlamında kadınların duyduğu öfke, ve bunun doğurduğu somatik enerji birikimi şeklinde görülen semptomlar, psikoloji biliminin doğduğu zamanlarda Freud’un kadınları histerik olarak adlandırmasıyla bir kavramlaşma sürecine girdi… DSM, – ki günümüz dahil –  bu konuda bazı yerlerde cinsiyetçi bir duruşa sahip gibi görünüyor. Keza depresyon daha çok kadınlarda mı görülür yoksa doktorlar kadın hastalara daha mı çok depresyon tanısı koyuyor tartışmasından, antisosyal kişilik bozukluğu daha çok erkeklere, borderline daha çok kadınlara has bir patolojidir ayrımına kadar pek çok yerde de cinsiyetçi bir yaklaşımın var olduğunu biliyoruz. Siz bu hususta bizlere neler söylemek istersiniz?

Ezgi Taboğlu: O anlamda öfkeye bakışla ilgili, toplumsal cinsiyetten bağımsız düşünemediğimiz bir gerçeklik var gibi görünüyor… Ve bu durum, bütün dünyada böyle… Zira öfke maskulen /eril bir kavram olarak kabul edildiği için, anti sosyal kişilik bozukluğu üzerinden ve öfke kontrolü bağlamında değerlendiriliyor… Eğer öfkelenen kadınsa, kişinin neredeyse akıl sağlığından şüpheye düşülecek bir şekilde yorumlandığı bir hali deneyimliyoruz. Ve orada genel olarak kadının öfkesine dair esasen eril bir duyguyu bir kadın hissetmemeli gibi bir varsayımla harekete geçildiğini görüyoruz. Oysaki hepimizin de bildiği üzere, duyguların bir cinsiyeti yoktur. “Öfke hissetmemeli miyim acaba” gibi bir soru aslında doğru değildir çünkü öfke de bir duygudur ve herkes tarafından hissedilebilir. Esas olan, sonrasında o öfke ile ne yaptığımız meselesi. Kadınlar bu duyguyu ifade ettikleri zaman ciddi anlamda yaftalandıklarından, ve kötü diye nitelendirilebilecek pek çok olumsuz sıfatla anıldıkları için, öfkelerini ifade etmemeleri gerektiğini düşünerek büyüyorlar. Aileden de böyle görüyoruz toplumdan da. Ve bir noktada sadece ifade edemez değil, hissedemez oluyor kadınlar… Daha doğrusu bir şeyler hissettiğinde, Kalbim çarptı bir şeyler oldu, herhalde gerildim ya da kaygılandım.” gibi varsayımlarla, aslında hissedilen öfkenin adını bile koymakta güçlük çekecek kadar bir duygudan kopmaktan bahsediyoruz… Erkekler için de benzer bir şeyi belki üzüntü ile söyleyebiliriz. Bir erkeğin – bu toplumsal cinsiyet yargıları üzerinden değerlendirecek olursak- üzülmeye hakkı yok gibi geliyor. O yüzden kendisini durgunlaştım diyerek ifade edebiliyor misal…Durgunlaşmadın üzüldün oysaki. Fakat bunu hissetmeyi ve bunu hissettiği zaman bu duyguyla beraber nasıl duracağını bilemediği için, üzüntü başka bir yere evriliyor. Kadınlar için ya da, eğer birileri öfkeyi yaşamaması gerektiğine ikna edilerek yetiştirilmişse, bu hissiyat korkuya dönebiliyor, üzüntüye dönebiliyor, şok olabiliyor, tanımlayamayabiliyor öfkeyi… Ki öfkeden kopartılmış olarak yaşamaya çalışırken, öfke hala içinde bir yerlerde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu anlamda duygulara olan bakış açısında, toplumsal cinsiyet rolleri açısından tüm dünya olarak sorunlu bir anlayışa sahipmişiz gibi görünüyor, son zamanlarda bu durum değişmeye başlamış olsa da.

Esasen öfke, haksızlık karşısında hissettiğimiz bir duygu. Ya da sınırımız geçildiği zaman deneyimlediğimiz bir şey. Ve özellikle kadınların maruz kaldıkları şiddet olayları, tek başına şiddetin karşıladığı anlamı, yani sınırların ihlal edildiği bir durumu anlatıyor. Öfkelenmeyeceksin, ne yapacaksın? Yani öfke orada zaten hem doğal ve insani bir tepki hem de sınırların nerede başladığını anlayabilmek için bir yol gösterici. Dolayısıyla öfke, kendi başına kötü bir şey değil, öfke ile ilgili kötü olan şey, bireyin bunu sağlıksız, yapıcı olmayan bir şekilde yahut işlevsiz bir biçimde ifade etmesi.  Böylelikle mesele; öfkenin nasıl çıkartılacağını, ne şekilde bir değişim yaratabileceğini, sınırların nasıl korunabileceğini ve karşı tarafın da öfkeyi deneyimleyen kişinin de zarar görmeden bir arada barınabilmesini sağlayabilen bir halin nasıl korunabileceğine dair ışık tutacak bir duygu. Dolayısıyla o kadar korkulan bir duygu, doğru şekilde yönlendirildiğinde bir yol göstericiden ibaret.

Firdevs Öncel: Duygular demişken… Sadece patoloji bağlamında yapılan ayrımları ele almanın ötesinde, belki de kültürel olarak kadın ve erkeklere atfedilen cinsiyet rolleri ( şöyle ol böyle olma’lar), öfkemizi ve dahi bütün duygularımızı ifade ediş biçimimizi belli sınırlar dahilinde kalıplara sokuyor…

Bu noktada Soraya Chalmy’nin bir makalesinde ele aldığı ve açıkçası oldukça da vurucu olan bir cümleden bahsetmek isterim; “Bir ortamda yerinizin olması, aynı oranda sesinizin çıktığını göstermez.” (2014).  Ve belki de bu durum, o dinmeyen öfkenin merkezinde yatan şeyin ta kendisi. Lerner’ın da aynı şekilde bahsettiği, toplumsal kural ve kalıplara uygun davranmakla ilgili ya da kısaca, iyi kız/kötü kız sendromu olarak adlandırılan trajedi…

Ezgi Taboğlu: Kadından beklenen öfkelenmemesiyse şayet, kadının, ya da sahip olunan dişil özelliğin pasif bir şey olduğunu, sakin/anaç bir karaktere karşılık geldiğini, kapsayıcı tarafta yer aldığını varsaydığımız zaman zaten bir kadının belirli bir ortamda susmasını da bekleriz… Bu bağlamda, iyi kız rolü bir risk olarak karşımıza çıkmış oluyor ki Harriet Lerner’ın da Öfke Dansı’nda ifade ettiği gibi, konuşmayan, duygu ve düşüncelerini dile getirmeyen, sessiz kalan, hakkını korumayan, ya da sessizliği tercih ettiği yerden kendini savunmaya çalışan, bir konuda fikrini ortaya koysa bile ısrarcı olmayan bir tutuma sahip olunduğunda, içeride ciddi anlamda kronik bir öfke birikmiş de oluyor… İyi kız, kendi sınırları birçok defa aşılmış olsa da, yalnızca “Ne derler, benimle dalga geçilir mi ya da toplum tarafından belirli sıfatlar takılır mı?” korkusuyla kendini ifade etmeme yolunu tercih ediyor hem de dışarıya dönük kronikleşen öfkesi, bir zaman sonra kendisine dönmüş oluyor… Bu öfke oklarının içe dönme halini, depresyonda da görüyoruz ve bu, bir şekilde “iyi kıza” yaşadığı hayatın kurbanı gibi hissettiren ve kişiyi kendi gücünden kopartan bir tarafa da sahip… “Şartlar böyle, ben hiçbir şey yapamıyorum, çünkü hayatın kendisi başıma gelen bir felaket” haline geliyor bir kadın iyi kız haline kapıldığı takdirde… Ve esasen, kişi üzerinde oldukça zorlayıcı ve kalıcı bir etkisi de var. Çünkü jenerasyonlar boyu ciddi bir öğrenilmişlik de var bununla ilgili… Dolayısıyla birçok kadın bunları okuyup anlasa dahi pat diye kendini rahatça ifade etmeye başlayamayabiliyor. O görülmeme, kendini ifade edememe, ayrıcalığını ortaya koyamama hali, bahsettiğimiz kronik öfkeye dönüşmüş oluyor. Bütün bunlara karşın yazarın da bahsettiği, kronik öfkesi dışardan açıkça görülen “şirret kadın”a ait bir diğer davranış biçiminin sonucunda istenilen çoğunlukla elde edilemiyor… Çünkü öfkenin ifadesi, kendiliğinden öylece gelişen bir şey olmak zorunda değil. Zira öfke, değişime sebep olabilen bir duygu olduğundan dolayı önemli. Ancak yakıp yıkan tarafıyla ele alındığında öfke, kişi için zaten kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet haline bürünmekten ileri geçemiyor ve kadın, ilişki içinde hedeflediği sonuca ulaşamıyor…

Firdevs Öncel: “İyi kız kategorisine düşenler esasen kaybeden taraf değil, tam tersine büyük bir iç eylemsellik ve duyarlılık gerektiren önemli bir kişiler arası beceri geliştirenlerdir.” der Lerner. (2020a, s.32). Peki bu bağlamda değerlendirecek olursak, tüm kadınların kendisine daha özverili davranabilmesi için tavsiyeleriniz ne yönde olur? Biz kadınlar olarak, çevreye karşı geliştirdiğimiz bu yetiyi, içimize, özümüze yahut kendimize yöneltmek için neler yapabiliriz? Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Ezgi Taboğlu: Bu beceri, esasen benim de oldukça önemli bulduğum kişiler arası bir beceri ve tam bu noktada aktif olarak yapılan bir şey var… İyi kız konumundaki kişi hayatı, başına gelen bir şey gibi deneyimleyebiliyor dedik ya, bir başka pencereden bakıldığı takdirde bunu, ilişkiyi devam ettirmek yönünde kadının yaptığı aktif bir seçim olarak da görebiliriz…Bir başka deyişle iyi kız rolünü üstlenerek yapılan şey, ilişkinin devamına yönelik aktif bir seçim… Bu bağlamda kadının başına bir şeyler gelmiyor aslında. Her seferinde sanki ya kendi hayatımı ya ilişkimi seçmem lazım gibi bir ikilemde kalıp da her durumda ilişkinin seçildiği, aktif bir yapma halinden söz ediyoruz aslında… Dolayısıyla buradan ilerleyecek olursak, kendine karşı özverili olmak dediğimiz şeyin, öncelikle bir kadının ya ilişkisini ya da kendi hayatını seçmek zorunda olmadığını fark etmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Yani, “Ya ben kendimden vazgeçip ancak bu şartla karşı tarafla ilişki kurabilirim ya da ilişkim olmaz hayat boyu yalnız olurum, arkadaşım/partnerim olmaz, eğer kendi gerçeklerimi, kendi ihtiyaçlarımı ve isteklerimi ifade edersem.” gibi bir ikilemden, “Hem ilişkilerim hem kendi benliğimi aynı anda seçebilirim.” gibi bir üçüncü seçenek mevcut mu kısmını hatırda tutabilmek belki yarar sağlayabilir…

Bunlara ilaveten öz şefkatten bahsedebiliriz… Kendine karşı özverili olma hali aslında öz şefkat kavramına taşıyor bizi. Öz şefkat dediğimiz şeye kıyasla çoğu zaman kadınların daha iyi oldukları alan -ki araştırmalar öyle gösteriyor- şefkat. Başka bir birey acı çekerken, zorlanırken o kişinin acısını dindirmek yönündeki isteği, kolaylıkla empati kurabilme yetisini, kadınların kendilerine çevirmeyi başarabilmesi , bir becerinin de öğrenilmesi demek oluyor bu anlamda… Çoğumuz böyle bir anlayışla büyümüyoruz… Araştırmaların da söylediği gibi, kadınlar şefkat, erkekler öz şefkat konusunda daha başarılı görünüyor, şayet kadın-erkek diye ayırmak gerekirse.  Hadi onu da bir kenara bırakalım, genel anlamda öz şefkatin gerçekten öğretildiği ailelerde büyümeyebiliyoruz… Aslında bu noktada öz şefkat ile ulaşmaya çabaladığımız şey, en yakın arkadaşımız acı çekerken, kaldığı haksızlık veya adaletsizlik durumunda öfke duyduğunda, üzüldüğünde ona karşı nasıl davranıyorsak, kendimizle de aynı şekilde konuşmayı öğrenebilmektir. Çünkü böyle durumlarda arkadaşımızla yaptığımız konuşmanın içeriği kadar tonu da sevecen ve sıcak olurken, kendimizle konuştuğumuz zamanlarda çok daha sert ve aşağılayıcı bir tavrımız olabiliyor… Dolayısıyla biraz bu değişimin farkına varabilmek önemli. Yirmi senenin, otuz senenin, elli senenin yapılagelmişliği, öz şefkatin varlığından haberdar olmakla birden bire değişmiyor elbette… Yine de öz şefkat geliştirilebilen bir beceri. Ve her gün belki bu beceriyle ilgili küçük pratikler yaparak “Bana ne iyi geliyor, ihtiyaçlarımla bağlantı kurabiliyor muyum, şu anda neye gereksinim duyuyorum ya da bu kadarı benim için fazla mı?” gibi sorularla farkındalığımızı artırmaya çalışarak ya da “Bak yine kendi kendime acımasızlık ediyorum.” diyerek dışarıya yansıtılan sevgiyi, şefkati ve ilgiyi biraz daha kendimize yöneltmeyi öğrenebilmek. Böyle yaptığımız zaman hem kendimizi hem ilişkiyi aynı anda seçmeye yönelik bir ihtimal de doğuyor… Demem o ki, birinden birini elemek zorunda olmadığımızın hayattaki karşılığını yaşayabilme imkanımız oluyor böylelikle.

Firdevs Öncel:  “ (…) “Grup çalışmasına gelmeyi çok istiyordum, ama kocam karşı çıktı. Onunla öfkeden yüzüm mosmor kesilene dek kavga ettim, yine de gelmeme izin vermedi.”

“İtirazı neydi?” diye sordum.

“Siz,” dedi. “Radikal bir kadın özgürlüğü savunucusu olduğunuzu, ve grup çalışmasının bu kadar paraya değmeyeceğini söyledi. Ona sizin ünlü bir psikolog olduğunuzu ve grup çalışmasının kesinlikle iyi sonuç vereceğini söyledim. Grup çalışmasının bu paraya değeceğine eminim, ama onu ikna edemedim. Kesinlikle ‘hayır’ dedi.” (Lerner, 2020b, s.22).

Bu parça, klinik psikolog Harriet Lerner’ın Öfke Dansı kitabından alıntılanmış bir kesit. Bahsi geçen anlaşmazlık, Lerner’ın danışanı Barbara ve eşi arasında gerçekleşiyor. Akabinde yazar, Barbara karakterinin karşı taraf için benliksizleştiğini, başka bir deyişle ilişki içinde sahip olduğu benlik kavramının, en fazla darbe alan tarafı temsil ettiğini ifade ediyor. Ve Barbara’nın, eşinin -olumlu ya da olumsuz- göstereceği tepkiye bağlı kalmaksızın grup çalışmasının kendisi için ne kadar önemli olduğunu ve kesinlikle gitmeyi düşündüğünü söylemesini, olası bir senaryo olarak okuyucuya sunuyor. Peki şayet Barbara, öfke temalı bir grup terapisine katılma hususunda kendi kararlarına paralel olarak eşine karşı çıksaydı, gerçekten umduğu saygıyı görebilir miydi? Zira bu tür bir duruşla, bahsi geçen dansta adımını değiştiren Barbara olacaktı diyor Lerner. Ancak şahsi olarak karşı çıktığım nokta, söz konusu ilişkiler olduğunda bazen bu kadar kolay sonuç alamıyor olmamız. Çünkü karşı taraf kimi zaman çok baskın olabiliyor ve ilk çare olarak da fiziksel güce başvurabiliyor ki yazar bu bağlamda biraz yüzeysel yaklaşmış gibi… Ben böyle karşı duruyorum, dediklerini kabul etmiyorum gibi bir tutum, kişinin alaya alınmasıyla dahi sonuçlanabilir… (örn. “Sıkıyorsa o grup terapisine katıl?”) Hem istismarcıdan ayrılamama sebepleri içinde şiddet döngüsü, el âlem ne der kaygısı, ya da çocuklarım babasız mı büyüyecek endişesi, pek tabii Barbara için varsayılan çözümün gerçekleşmesini engelleyen sebeplerden sadece birkaçı… Bir başka deyişle Barbara, sesini duyuramamanın ardında oldukça geçerli nedenlere sahip olabilir. Bu perspektiften bakınca, kocasına karşı çıkarak kendi istekleri doğrultusunda bir adım atması, sadece Barbara için değil, pek çok kadına göre de imkansız… Tam bu noktada, uzman bir ismin yorumları, okurlarımıza ışık tutacaktır…

Ezgi Taboğlu: Orada birkaç şey ciddi anlamda önemli. Birincisi, herkesin somut hayat gerçekliklerinin farklı olduğu.Bunu biliyoruz. Yani, oturmuş bir ilişki dinamiğinde dediğin gibi, bir dansı değiştirmek için, iki kişinin de harekete geçmesine gerek yok, sadece partnerlerden birisi adımını farklı attığı zaman, süregelen o dansın ritmi aksayacaktır. Fakat o dansın aksamasına iki taraf da henüz hazır olmayabilir veya dansın aksamasının ciddi, riskli sonuçları olabilir , şiddet gibi…

Ve bu durumu öz şefkat ile de bağdaştırarak ifade edecek olursak, eğer Barbara, keşke bir şeyler farklı olsaydı diyor, fakat sahip olduğu ilişkinin değişmesi için gerekenler objektif olarak şunlardır denilen hiçbir şeyi yapmıyorsa ya da yapamıyorsa, yine öz şefkati devreye sokmak faydalı olabilir. Kadının, “Evet, dans şimdilik partnerimin adımlarıyla şekillense bile, yarın veya beş yıl sonra bu durum böyle olmayabilir, ya da başka bir adım atmayı seçebilirim.” demesi, şu anda neredeyse orada olduğunu kabul etmesi öz şefkat.

O noktada varsayalım ki Barbara’nın  arkadaşıyız, ya da onunla bir şekilde bir dayanışma halindeyiz. Barbara ile onun bulunduğu yerde dayanışmak, kendi doğrularımızı yardım bekleyen tarafa kabul ettirmeye çalışmadan destek olabilmek, yalnız bırakmamak çok önemli. Bazen gerçekten o dansı bozmamak, çok akıllıca bir kendini koruma yolu olabiliyor. Örneğin büyük şiddet vakalarından kendini korumak için “Tamam şimdi sessiz kalayım.” demek zorunda hissetmiş olabilir. Şiddetli ilişkiler içinde kadınlar neden kalıyor deyip, mağdur tarafın içinde bulunduğu durumla empati yapmadan yine kadınların suçlandığı yere girmememiz gerekiyor yani. O yüzden vardır bir sebebi, hazır değildir, riskli buluyordur, yeteri kadar desteği yoktur. Şiddetli bir ilişkiden bahsediyorsak, o ilişkiden kadının kendini çıkarabilmesi için öncelikle ekonomik olarak, sosyal olarak, çocuklarıyla veya ailesiyle ilgili ne sorun varsa ona dair kendini güvende hissetmeye ihtiyacı var. Şiddet devreye girdiğinde hayatta kalmak-kalmamak gibi çok temel bir problemden bahsediyor olabiliriz yani. Orada kadın kendi öfkesini düzgün ifade edebilseydi, kendine güvenli ifade yöntemlerini deneseydi kısmına henüz gelemediğimiz bir yerden bahsediyoruz. Onun dışında bazen, kişi cesaret gerektiren bir hamleyi yapabiliyordur, fakat onun ardından karşı tarafın kendisini terk etmesi ihtimali vardır ve o an için böyle bir ayrılığa hazır değildir. Terk edilmeye dair geçmişe dayanan bir korkuya sahip olabilir ya da gerçekten karşı tarafın objektif olarak ayrılma ihtimali vardır ve kadın, böyle bir ilişkide kalmayı ayrılığa şu an için tercih ediyordur..

Bazen de, ki Lerner kitabının belirli bir noktasında buna da değinir, karşı tarafı kendi hayalimizde canlandırdığımız ‘ideal’ halinden başka bir halde görmek istemediğimiz, kafamızda canlandırdığımız partner imajına uymayan bir tutumuyla karşılaşma riskine hazır hissetmediğimiz için bile tartışmaya girmemeyi seçebiliyoruz. Bu saydıklarımın hepsi son derece anlaşılır … O yüzden bir şeyler söyleyebileceği zaman kişinin kendini yeterince güvende hissetmesi ve desteklendiğini biliyor olması, sessiz kalarak ilişkiyi sürdürmeyi seçiyorsa veya ilişki içinde kalmak zorundaysa da, öz şefkati hatırlaması belki de kayda değer olan kısımdır diye düşünüyorum.

Bir de hiçbir zaman karşı tarafa kendini ifade edebileceği bir alternatifi olmamış, yani “Ben şu kursa gitmek istiyorum, senin düşüncene saygı duyuyorum fakat senin de benim düşünceme saygılı olmanı istiyorum.”  gibi bir cümlenin edilebileceğine dair hiçbir örnek görmemiş, böyle bir deneyim yaşamamış birinin bir anda böyle cümleler kurmasını beklemek doğru olmayacaktır… Adım adım. Öz şefkat nasıl adım adım öğrenilebilen bir beceri ise, iletişim becerileri de aynı şekilde edinilen beceriler. Terapi süreci içerisinde de öğrenebilen beceriler… Ayrıca şu sıralar kişisel gelişim üzerine herkesin kolaylıkla ulaşabileceği pek çok kaynak ve eğitimler de mevcut… Fakat herkesin kendi zamanı var, kendi hızı var ve onlara çok saygı duymak gerektiğini düşünüyorum.

Firdevs Öncel: O halde bir yerde kazanan taraf olan iyi kız rolü için, eşi ile grup terapisi konusunda tartışan Barbara, kesinlikle hayır cevabını aldığında, öz şefkati ilişki içerisinde kendine yönelterek bu durumun üstesinden gelebilir demek doğru mudur?

Ezgi Taboğlu: Evet doğrudur diyebiliriz. Tam bu spesifik örnek üzerinden yorum yapacak olursak yine,  “Ne yapayım, eşim/partnerim öyle istedi ve bu yüzden de istediği gibi oldu./ Eşim öyle istediği için ben grup terapisine katılamayacağım.”  cevabı da kabul edilebilir bir cevaptır. Ancak öz şefkat bir noktada “Eşimin söylediklerini kabul etmeyi ben seçiyorum, şu ya da bu sebeple evet demeyi kabul ediyorum, çünkü benim yapabildiğim, elimden gelen bu. Grup terapisine katılamadığım için üzgünüm ve hayır diyemediğim için öfke duyuyorum, fakat şu andaki durumum bu. Yine de yarın farklı davranabilirim, şu anda böyle.” diyebilme halini beraberinde getirebilir. Bu kabulleniş, öz şefkatin insanın kendisini geliştirememesine ya da bir bireyin herhangi bir adım atmamasına/ inisiyatif alamamasına sebebiyet vermez. Çünkü bunu söyleyebildiğimiz zaman, yarın öbür gün dansın o alışılageldik ritmini değiştirme imkanı da tanıyoruz kendimize. Elbette az önce bahsettiğimiz şiddet parantezini ayrı tutarak söylüyorum bütün bunları… Dediğim gibi, şiddetli bir ilişkide, ben grup terapisine gitmek istiyorum, benim haklarıma saygı duyman gerekiyor cümlesi henüz konuşulamayacak bir yerde olabilir ve orada öz şefkatin yanı sıra akut şeyleri konuşmamız gerekiyor olabilir…

Firdevs Öncel: Biraz da korona günlerine değinecek olursak… Özellikle salgınla beraber şiddetin ciddi anlamda arttığını biliyoruz ki araştırmalara göre hareket kabiliyetine getirilen kısıtlamalarla birlikte istismarcı ile aynı ortamda izole olma mecburiyeti, (örn. acil yardıma erişim zaruriyetinin nedeni olan mağdurun istismarcı tarafından duygusal baskı yoluyla ya da fiziksel anlamda belirli bir alana hapsedilmesi/kilitlenmesi, ve tedbir amaçlı özellikle yurt dışında otel gibi yerlere şiddet mağdurlarının yerleştirilmeleri), biz kadınları var olan haksız düzen içinde çok daha olumsuz anlamda etkiledi… Siz bu bağlamda neler söylemek istersiniz? Hal böyleyken mevcut durumun içerdiği tehlikeyi önlemek için neler yapılabilir? Hem salgın sürecini hem de salgın koşullarından bağımsız düşünürsek eğer, geleceğin psikologlara ne gibi sorumluluklar düşer, ve psikolojiyi şiddet kapsamında siz nerede konumlandırırsınız?

Ezgi Taboğlu: Kadın hakları alanında/kadın ile ilgili meselelerde çalışan sivil toplum kuruluşları ve genel olarak bu organizasyonlar salgın ile artan şiddet vakaları ile ilgili pek çok şey söylüyor… Yani bu önerilerin mutlaka değerlendirilmesi, önemsenmesi ve hayata geçirilmesi kısmı çok önemli.

Son dönemdeki araştırmalar, gerçekten de fiziksel şiddetin, özellikle de duygusal ve psikolojik şiddetin salgın ile beraber tüm dünya genelinde oldukça arttığını gösteriyor… Buralarda bir şekilde,

  • Var olan hukuki mekanizmaların doğru ve hızlı bir biçimde işletilebilir olması, dolayısıyla eğer bir şekilde şiddet mağduru kadınlar hukuki süreçleri işletmeyi başarabiliyorsa, sonrasında gerçek anlamda korunacağını, yani hayatını riske atmadan hukuki yollara başvurabileceğini bilmesi oldukça önemli. Bu işin hukuki kısmı.
  • Biraz önce söylediklerim dışında bu tür şiddet vakaları için devreye giren sığınma evleri gibi yerlerin varlığı, ve erişilebilir olmaları, dolayısıyla eğer kadın kendini çok fazla risk altında hissediyorsa bir yerde istismarcı ile paylaştığı ortamı terk edip sığınabileceği bir yerin var olduğunu bilmesi yine oldukça mühim. Kadınlara sığınmanın sağlanması her zaman önem arz eder, özellikle salgın döneminde ekstra bir ehemmiyete sahip gibi görünüyor. O yüzden yurt dışında bazı ülkelerde otellerin kadın sığınma evi haline getirmesi gibi öneriler ya da uygulamalar görüyoruz.
  • Salgınla beraber psikolojik destek de aynı ölçüde evlerin içerisine girebilmeye başladı online olarak , ki özellikle sanal ortamdaki seansların normal kabul edilmesi ve hatta mecburi görüldüğü bir noktadayız şu an. Böylece psikolojik destek erişiminin belki o anlamda internet üzerinden sağlanabilmesi, en azından salgın dönemi için yeni bir imkan sağlamış durumda. Fakat herkesin psikolojik bir desteğe ulaşımı söz konuşu olmayabiliyor… Bu tür durumlarda önemli olan şey, hem devletlerin hem de sivil toplumun bu alanda psikolojik desteğe kadını yönlendirebileceği imkanların mevcudiyeti. Kadınların bu olanaklardan haberdar olması/ kolayca ulaşabilmesi, ve eğer mağdurun yakınıysak o kişiyi duyabilmemiz, yaşadığı sorunlarda ona şöyle de yapsaydın böyle de söyleseydin gibi üstenci bir akıl vermek yerine, bu gibi imkanlara yönlendirebilmemiz de bir başka açıdan önem taşıyor.
  • Psikologlar olarak, kendi mesleği içerisinde gönüllü faaliyetlerde bulunabilmek belki bu bağlamda yine bir ehemmiyete sahip. Travma ile çalışmak, ayrı bir bilgi ve deneyim istiyor. Bu gibi eğitimleri -ki özellikle ilgisi olan arkadaşlar için söylüyorum- alabilmek ve bu destekleri veren kuruluşlara gönüllü olarak katkı sağlamak önemli diye düşünüyorum.

Firdevs Öncel: O halde cezaevleri ilgili bir soru ile devam edelim …  Uzun yıllar hem Türkiye hem İngiltere’de en başta da belirttiğiniz üzere eşleri sebebiyle hüküm giymiş pek çok kadınla görüştünüz ve bu konuda önemli araştırmalarınız oldu… Hatta referans olması bakımından Sosyal Hukuk isimli dergide yayımlanmış ‘Kirpiğiniz yere düşmesin’: Eşlerinin ölümünden yargılanan kadınlar” isimli makalenizi de ileri bir okuma olarak tavsiye etmeden geçmek istemem… Bu bağlamda yaptığınız araştırma ve görüşmeleri düşündüğünüzde, hususi olarak sizi çok etkileyen, bakış açınızı değiştiren bir anınız oldu mu?

Ezgi Taboğlu: O şekilde bir tane anımı seçemem herhalde, fakat eşlerini öldürmekten hüküm giymiş kadınlarla bir konuşma yaptığınız zaman genellikle adalet kendiliğinden konuşmanın içeriğine dahil olan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Yani beni, görüştüğüm herkesle bir yerde konunun hakkaniyet ve adaletin farklı anlamları ve yüzlerinin epeyce konuşulması etkilemiştir diyebilirim. İlaveten, kadın mahkumlarla çalışırken konuyu toplumsal cinsiyetten bağımsız olarak okumanın mümkün olmadığını fark edişim, yani yaşadıklarını kadınlığından bağımsız düşünmenin bir yolunun olmadığı, her tür hikayede hep kadın olma halinin çeşitli yönleriyle irdelenmesi, beni etkileyen bir diğer unsurdu. Yani kadının suçluluğu, kadın kimliğinden bağımsız olarak düşünülemiyor bu anlamda.

Firdevs Öncel: Tam bu noktada ben, Öfke Dansı’nda Lerner’ın söylediği bir bölümle, feminist hareketin öncü makalelerinden kabul edilen kendine Ait Bir Oda’nın, güzel Türkçemize kazandırdığınız baskısına ait bir kısmı birleştirerek devam etmek istiyorum… Yirminci yüzyılın en önemli modern yazın isimlerinden kabul edilen Virginia Woolf’un bile, Kendine ait bir Oda adlı bildirisinde Sheaskpeare’i şu veya bu sebeple bir erkek olarak vurgulamış olması, ve bütün ön yargılardan arınmış bir zihnin varlığını savunurken aynı anda yine Sheaskpeare’i övmesi, Harriet Lerner’ın Öfke Dansı’nda var olan ataerkil düzenden erkelerin tek başına sorumlu olmadıklarından bahsetmesiyle örtüşüyor gibi… Zira Lerner, bu algıyı yükseltenlerin aynı zamanda kadınlar olduğundan bahsetmiş…  Öyle ki insanlığa damgasını vurmuş pek çok bilisel icat, aslında patent sahibinin kız kardeşine, eşine ya da kızına ait olabiliyor ironik bir biçimde… Bu durum, feminist hareketin öncülerinden olan Woolf’un bile, bir yerde kendisini toplumsal olarak süregelen algı ve kabullerden çok da fazla soyutlayamadığını, ve hepimizin içinde biraz o kabullenişin izlerine rastlamanın mümkün olduğunu gösteriyor… Sizin bu hususta yorumunuz nasıl olur? William Sheakspeare’in eserlerinde görülen tarafsızlık, köklerini kardeşi Judith Sheaskpeare’in gün yüzüne çıkmayan yeteneğinden almış olamaz mı? Yazarın da burada biraz önyargılı olduğundan bahsetmek sizce mümkün mü?

Ezgi Taboğlu: Virginia Woolf’un kullandığı dilin içerisinde bir kinaye, daha sarkastik bir tonlamayla söylenmiş bir takım şeyler de var elbette, buradan yola çıkarak belki daha genel anlamda bir yorum yapabilirim… Kitabın birinci kısmı aslında biraz daha başarı hikayelerine dair. Tabii ki birtakım başarı hikayeleri var, ve arkasında senin de söylediğin gibi bir kadın olabiliyor… Kadın yazarların mesela, senelerce erkek isimleri kullanarak yazdıklarını biliyoruz… Ancak kadınların bir şeyi başarabiliyor olmasından ziyade, mevzu, “insan” olarak çeşitli yeteneklerimizin olması, ve odaklandığımız kısmın da bununla paralel olarak fırsat eşitlikleri, kadınların haklarını kullanabilmesi ve erkeklerin yararlandığı özgürlükten erkekler kadar faydalanıp faydalanamadıkları meselesi. Dolayısıyla kadını bu kadar ayrı yerde tutan ve ikinci sınıfmış gibi konumlandıran şeylerin ne olduğuna yönelmemiz haliyle oldukça anlamlı ve anlaşılabilir… Çünkü engelleri görmek ve adını koymak, bir ilerleme kaydedebilmek ve yanlış giden şeyleri değiştirebilmek adına görmek için gerekli. Öte yandan tabii ki hepimiz, ataerkil dediğimiz düzenin içine doğuyoruz. Evet, farklı jenerasyonlar, farklı dönemsel etkiler yaşıyorlar… Dolayısıyla ilk bakışta farklı dönemlerde dert edilen, üzerinde konuşulup düşünülen kavramlar birbirinden farklı gibi görünse de, temelde mesele her zaman aynı yere bağlanıyor… Ki bu bağlamda dünyada en yüksek gelişmişlik düzeyini gösteren, kadın-erkek eşitliği bakımından en ileri dediğimiz ülkelerde bile yüzde yüz bir eşitlikten söz edemiyoruz. Yıl olmuş 2021. Elbette burada hepimizin bir şekilde var olan düzene katkısı var, daha doğrusu, ataerkil düzenin illa ki hepimizin içinde birtakım parçaları mevcut… Hiç beklemediğimiz yerlerde ansızın karşımıza çıkan yargılayıcı tepkilerimizde bunu fark edebiliriz örneğin. “Niye ben şimdi bu kişi hakkında böyle düşündüm?” demeyi başarıyorsak ve farkındalığımızı “Bu benim aslında kendi oluşturduğum, yirmi yaşındaki, otuz yaşındaki ben’in bir parçası değil de, bana vaktiyle verilmiş olan ve benim de düşünmeden almış olduğum bir ön kabulün yansıması.” diyerek ortaya koyabiliyorsak zaten değişimin başladığı nokta burası… Yoksa elbette ataerkil düzene doğduk, pek tabii buna hepimizin bir anlamda katkısı var, ve hepimizin içinde bir yerlerde o ön kabullerin izleri var. Ama ne kadar farkındalık koyarsak, ve ne denli kendi yaşam yolculuğumuzdan farklı hikayelere sahip insanlarla beraber yaşayabilme konusundaki isteğimizi canlı tutmaya çalışırsak – ki ben bunu tolerans olarak adlandırmıyorum çünkü eğer hepimizin eşit derecede yaşamaya hakkı varsa, her birimiz kendimiz için bu bir arada yaşama deneyimini ne kadar somut hale getirebilirsek; duyguları aktarma biçiminden tut, giyim tarzına, kendini ifade etme şeklinden tercihlerine kadar, bunlarla insanları ve kendimizi her yargıladığımız zamanları ne kadar fark edersek o kadar iyi . Demem o ki, “Sahip olduğum yargıların ne kadarı gerçekten bana ait, ne kadarı bana öğretildi?” gibi yerlerde farkındalık kazanmak, belki de bireysel anlamda değişebilmenin temel koşulu.

Firdevs Öncel: Bir noktada diğer şiddet türleri, duygusal şiddete kıyasla daha kolay fark ediliyor… Keza fiziksel şiddeti düşündüğümüzde, ortada somut anlamda bahsedebileceğimiz, delillerle desteklenebilecek durumlar mevcut. Ancak söz konusu duygusal şiddetse yine en arka planda kalan ve görünmeyen taraf, o duyguların mağdur üzerinde ilk bakışta fiziksel şiddete kıyasla daha zor ayırdına varabildiğimiz yönü.  Şayet bu durumu narsistik istismar ile ilişkilendirirsek, ki bu konuda Türkiye’de henüz ciddi anlamda çalışmalar olmamasına rağmen sizin atölyeler düzenlediğinizi biliyoruz- belki de duygusal istismarın narsistik istismarla birleştiğini varsayabileceğimiz yer, her iki durumda da mağdurun, karşı tarafın tavır ve davranışları için kendini suçlaması, ve çoğu zaman, bu tür bir şiddete maruz kaldığına dair etrafındakileri inandıramamasıdır. Yanlış anlaşılma düşüncesiyle mağdurun dikkate alınmaması ya da nihai olarak, problemin mağdurda olduğu algısı, çevreden gelen tepkilerin içselleştirmesiyle de birlikte istismara uğrayan tarafın yaşadığı o nihai yalnızlık ile sonuçlanıyor. Öyle ki bu durum, bir sonraki mağduriyete de kapı aralayabiliyor…

Ezgi Taboğlu: Öncelikle yaşanan şeyin doğrudan fiziksel ya da cinsel şiddet gibi somut kanıtlar bırakan bir şiddet biçimi olmadığı durumlarda -ki oralarda bile çok hızlı bir şekilde mağdur için inkar, bir savunma mekanizması olarak devreye girebiliyor-, şiddettin adını koymak ciddi vakit alabiliyor… Sinyalleri öğrenmek o yüzden önemli. Her bir duygusal şiddet davranışını teker teker tanımlamaya kalksak sonu gelmiyor ama, duygusal istismarın hissettirdiği şey her daim aynı: kötü, yetersiz, aşağılanmış, görülmemiş, ve sevilmemiş olmak. Böyle hissedildiği zaman, bu duyguyu tanıyabilmek ve duygusal şiddetin adını koyabilmek oldukça vakit alıyor çoğu kişi için.

Bu durumun ikinci kısmı olan narsistik istismar ise, genellikle ayakları yerden kesen bir ilişki şeklinde başladığı için, ayrıca romantik komediler nedeniyle ve toplumsal olarak aşkın ayakları yerden kesen bir şey olarak algılanması nedeniyle o iniş-çıkış halini, öyle öğrendiğimiz için, aşk zannedebiliyoruz. Dolayısıyla duygusal şiddete giden şeyin kendisinin, “Tabii ki bu iniş çıkışlar olur, zaten tutku budur. Zaten bunlar, iki tarafın arasında çekim olduğunu, birbirleriyle uyumlu olduklarını, tarafların birbirinden asla kopmaması gerektiğini kanıtlar.” şeklinde algılanmasına neden olan bir mesaj var ortada. Bu nedenle o dalgalanmalardan sonra sanki bir noktada durulacak, ve bu ilişki de o romantik komedinin sonlandığı yerde  sonlanacak gibi bir beklenti olabiliyor. Dolayısıyla toplumsal olarak, medya gibi iletişim organlarının da etkisiyle neyi sevgi olarak tanımladığımızın içerisinde, duygusal şiddete kapı açan bir tanım yapıyoruz gibi görünüyor. … O bahsettiğin inandıramama ve yalnızlaşmanın içinde şu da var; şiddetin adını koysa bile birçok kişi, o ilişkilerin içinde farklı sebeplerle kalabiliyor… Ve döngünün içinden çıkmak belirli bir vakit alabiliyor. Kişi, karşı tarafın değişeceğine inanıyor. Özellikle narsistik istismar düşünüldüğünde, döngü oldukça spesifik. Yani insanın ayağını yerden kesen, bünyesinde çokça heyecan barındıran bir ilişki olarak başlayıp bir anda kötüleyen, mağdurun narsisten gördüğü ilgiye tekrardan sahip olmak için türlü şekillerde gösterdiği çaba sarf ettiği, sonra narsist tarafından bir kenara atıldığı, ardından yeniden ilişkinin içine çekildiği bir döngüden bahsediyoruz. Narsistin ihtiyacı, karşısındakinden narsistik açlığını tatmin edecek onayı, tatmini almak olduğu için bu döngü kendini sürekli tekrar ediyor. Bu döngünün, mağduru kötü hissettiren aşamalarında kişi hızla iyi hissedilen kısımlara geçmeye çalışıyor… Dolayısıyla tekrar tekrar o iyi hale ulaşmak istemek, ilişkinin içerisinden çıkamamaya sebep olabiliyor. Çünkü aralıksız negatif giden bir durum, çoğu zaman bu tür şiddet döngüleri için geçerli değil. En azından belirli bir noktada tekrardan pozitife döneceğine dair bir umut oluyor. Dolayısıyla narsistik istismarı yaşayan bir noktada ‘Yine arkadaşıma aynı şeyden şikayet ediyorum, yine ayrılmıyorum, beni yargıladığını hissediyorum’ gibi düşünmeye ve anlatmamaya başlıyor. Böylece yalnızlaşıyor.

Aynı zamanda narsistik yönü kuvvetli kişiler zaten mağdurun arkadaşlarını kötüledikleri, arkadaşlıklarından şüpheye düşürdükleri örneklerde olduğu gibi akıl oyunlarıyla, duygusal şiddetten çıkıp psikolojik şiddete doğru da ilerliyor. Bu anlamda da ciddi bir manipülasyondan söz ediyoruz. Fakat diyelim ki kişi bu lafları duymamak için arkadaşlarını bıraktı. O zaman ilerleyen aşamalarda problemler, arkadaşlıktan değil de yemeğin iyi pişip pişmemesinden, bir bakışından, bir anlık yorgunluğundan çıkıyor… Çünkü zaten bir yerden çıkacak. Bu bakımdan, yaşanan durumun adının konulması, öncelikle mağdurun deneyimlediği akıl karışıklığı içinde – ki özellikle narsistik istismardaki o manipülasyonun boyutları çok aşırıya gidebildiği için-  kişinin yaşadığı şeyin bir adı olduğunu, ve mevcut durum içinde neler yapabileceğini görmesi, çoğu zaman epey vakit alıyor. Fakat önceden sinyalleri tanımak mümkün. Ve sinyalleri doğru zamanda fark edebilmek, döngünün içinden çıkabilmeyi mümkün kılıyor. Yani şiddet sinyallerini tanımayı ve öngörmeyi öğrenebilmek mümkün.

 Firdevs Öncel: Narsistik istismarı flört şiddeti ile ilişkilendirirsek… Genellikle narsistik kimselerin partneri için birçok yönden daha çekici olduğunu biliyoruz (özgüven, ikna kabiliyeti, dışa dönüklük vb.). Romantik ilişkiler bağlamında bu durumu değerlendirecek olursak, yaşanan zorlu deneyimlerin, uzun vadede mağdur için ne gibi psikolojik sorunlara ya da patolojilere yol açtığını söylemek mümkün olur?

Ezgi Taboğlu: Narsistik bir ilişki özelinde yorumlayacak olursak sorunu, romantik bir ilişkinin daha ilk başlarında birtakım şeyler görünür oluyor esasen…Mesela narsist, sürekli arıyor, sürekli olarak karşı tarafa kıskanıldığını ve bu nedenle önemsendiğini düşündüren davranışlar sergiliyor olabilir. Böylelikle kişide, “Beni seviyor ki nerede ne yaptığımdan sürekli haberdar olmak istiyor.” gibi bir algı oluşturulabilir. Bu davranışlar aslında bir sinyal. Zira bir ilişki içinde sevdiğimize zarar gelmemesini isteriz, ancak onu kontrol etmeye çalışmayız. Yani sağlıklı bir yetişkin, doğası gereği böyle davranmaz. Dolayısıyla orada görülen kontrolcü tavrı tanımlayabilmek, yani mağdurun kıyafetinin, nereye gittiğinin, kimlerle görüştüğünün, görüşmenin saat kaçta sularında olduğunun araştırılması, en bariz sinyallerden sadece bazıları. Bu insan senden önce de hayatta kalmış, sen hayatına girdikten sonra onun hayatını düzenlemene ihtiyacı yok. Fakat işte bu gibi davranış örüntülerinin bir şekilde flörtün içerisindeki sahiplenme kapsamında değerlendirildiği oluyor…Sonradan bu davranış biçimlerinin sıklığı ve dozunda bir artış görülmesi, ve mağdurun kendisini kontrolcü bir ilişkinin içerisinde bulma ihtimalinin sinyalleri bunlar… Ya da ilişkinin dur daha birbirimizi yeni tanıyoruz denilen evresinde, narsistin çok hızlı bir biçimde ilişkiyi ilerletmek istemesi ya da “Sen benim hayatımın kadınısın, ben seninle evleneceğim, bana o sadakat sözünü vermeni istiyorum.” gibi ifadelerle, kişinin henüz bir söz verip veremeyeceğini bilmezken narsistin hızına doğru vites yükseltme baskısı hissetmesi de istismar sinyallerinden kabul edilebilir… Yani, büyük vaatlerle beslenen bir ilişkiye hızla kapılma halinin de soru işareti olması gerekir. Çünkü iddialı jestlerle narsist, ivedilikle işi evliliğe getirebiliyor. Tabii ki bir ilişki içinde kapılıp gitme hali, karşılıklı çekimin beraberinde getirdiği bir durum, fakat burada söylemek istediğim, tamamen kendinden vazgeçip karşı tarafın ilişkiyi çektiği yöne doğru gitmek. Dolayısıyla narsist ilişkiyi hızlı götürüyorsa, ya da narsist aniden yavaşlayıp ilişkiyi bir kenara bıraktığında kişi yine narsistin gelmesini bekliyorsa, yani gidişat karşı tarafın insafına kalıyorsa, yine bu durum üzerinde düşünmekte yarar var…  Sonuç olarak bu gibi iniş çıkışlar, duygusal şiddet, psikolojik şiddet ve onun getirdiği yalnızlaşma hali, öz güvenin, öz değerin vb. içimizde bulduğu karşılıkları fazlasıyla zedeleyen şeyler… Narsist kişiyi zaten var olan hassas noktalarından vurduğunda mağdurun gerçeklik algısında bir sapma olabiliyor ve kendi değerini unutabiliyor. Kişinin özel olarak terkedilmek ile ilgili geçmişten gelen bir yarası da varsa, yeter ki terk etmesin diyerek, karşı tarafın söylediklerine hakikaten kendini inandırabiliyor… Bir de bu anlamda çok ciddi bir manipülasyondan söz ettiğimiz vakit zaten ciddi anlamda kişinin aklıyla oynanması veya gerçekliğiyle ilgili bir soru işareti yaratılması söz konusu. Gaslighting diyerek örneklendirebileceğimiz bir kavram var mesela bu konuya ilişkin… Gerçekten ne olduğunun mağdur tarafından bilindiği ancak, “Yo hayır, sen fazla büyüttün, bunlar tamamen senin uydurman.” diye diye kişinin gerçeklik algısını tam anlamıyla bozacak, şüpheye düşürecek hale getirebiliyor psikolojik şiddet. Dolayısıyla tabii ki kişi, ilişki içindeki yeterliliğinden kuşku duyuyor. Sürekli bir panik ve korku halinde, karşı tarafla kavga mı çıkacak endişesiyle ya da ayrılacak mıyız korkusuyla yaşıyor. Hatta İngilizce ’de “walking on eggshells” diye ifade edilen ve Türkçe ’de de diken üstünde olmakdiye karşılık bulan söyleyiş, küçük küçük ayrıntılarla mağdurun zihnini her daim ilişkiyle meşgul hale getiriyor. Dolaysıyla uç örneklerde kişinin hayatının başka alanlarında da işlevselliğin bozulma ihtimali olabiliyor. İş yerinde konsantrasyon sağlayamamak, eski performansını sergileyememek vs. bütün bunları deneyimlemek mümkün.

Firdevs Öncel: Son olarak, dergimizin özellikle kadın okuyucularına ve daha genel anlamda tüm kadınlara neler söylemek istersiniz?

Ezgi Taboğlu: Bütün bu şiddet meselelerinin görünürlüğü yani konuşulabilir ve tartışılabilir olmasının önemini vurgulayabiliriz bu anlamda. İnsanların kendi deneyimlerini paylaşabileceği ortamların küçüklü büyüklü yaratılabilmesi, bu çerçevede yargılanmadan güvenle kendi hislerini rahatlıkla ifade edebilmeleri ve bütün bu kadın hikayeleri içerisinde de kadınların birbirleriyle olan dayanışmasının karşılıklı birbirlerini dinleyebilmeleri halinin devam etmesinin önemi, burada altını çizebileceğimiz bir husus olabilir. Kendi bireysel hayatlarımızda şiddete dair farkındalıklar – toplumsal cinsiyetimizden ve dahi her şeyden bağımsız olarak- kazanmak, şiddet gibi üzerinde ciddiyetle kafa yormak, prensiplerimizi belirleyip bu doğrultuda bir yaşam tarzı seçmeyi tekrar tekrar öncelemek ve -özellikle de psikoloji okuyan ve bu alanda faaliyet gösteren insanlar olarak- farkındalık sağlayacak alanların açılması ve bu alanların tutulmasına yardımcı olabilmek çok büyük ehemmiyete sahip diye düşünüyorum. Sağlıklı ve tatminkar bir ilişki de, ancak böyle bir farkındalıkla mümkün olabilecektir..

Firdevs Öncel: Zaman ayırdığınız için dergimiz ve şahsım adına bir kez daha teşekkür ederim hocam.

Ezgi Taboğlu: Ben teşekkür ederim Firdevs. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

 

Kaynakça:

Chalmy,S. (2014). 10 words every girl should learn. 20 Mart 2021 tarihinde https://www.huffpost.com/entry/10-words-every-girl-should-learn_b_5544203 adresinden erişildi.

Lerner, H. (2020). Öfke dansı. İstanbul: Varlık.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*