Psikoloji Köşesinde Bu Ay: Prof. Dr. Gökhan Malkoç ile Röportaj

Bir kış gecesi, belki de kaçıncı kez okuduğunuz o bilindik satırlara eşlik eden kahvedeki nefis kokunun, kar kristallerinin sessizce yeryüzüne inerken meydan okuduğu karanlığa şahit oluşunu hayal edin.

Ya da baharı müjdeleyen güzel bir hafta sonu, çilekli dondurmanızı olası tehlikelerden korumak için ayak tabanlarınızı yakan sıcağa veya gözlerinizi kamaştıran gün ışığına aldırış etmeden girdiğiniz çabayı düşünün.

Bütün bunları hissedebildiniz mi? Kahve kokusu, çilekli dondurmanın tadı ya da güneşin bıraktığı yakıcı etki?

..

Gerçekten de bu, sizin zihninizde canlandığı haliyle en yakın arkadaşınız için aynı mıdır?

Çilek tadını, kahve kokusunu ya da kar yağdıktan sonra geceyi aydınlatan beyaz örtüyü kolaylıkla birbirimize benzer yollardan tanımlayabiliriz, ancak kahve kokusunun veya çilekli dondurmanın sizin zihninizde karşıladığı anlamın, aslında arkadaşınız için önceden hiç deneyimlemediğiniz bir kokuya ya da tada, bir başka deyişle sizin için limonlu olan dondurmanın onun için çilekliye, yahut kahve kokusunun karanfile karşılık gelmeyeceğini bilemezsiniz. Emin olacağınız tek şey, kendi deneyiminizdir.

Benzer bir analoji, Thomas Nagel’in 1987 yılında yayımladığı “What Does It All Mean?” adlı kitabında okuyucunun takdirine sunulur; ve belki de yazar hiç de farkında olmadan, bir başkasının deneyimlediği şeyler hakkında mutlak bir kesinliğe ulaşılamayacağı görüşünün, felsefede kuşkuculuk (septisizm) olarak adlandırıldığını söylerken, yüzlerce yıldır insanoğlunun devam eden anlam arayışı içinde küllenip doğan bir bilim olan psikolojinin, köklü bir felsefi geleneğe bağlandığı noktaya atıf yapmıştı.

Deneyim, felsefe ve psikoloji demişken.. Aslında zihin diye tanımlanan olgunun metafizik dünyayla fiziksel gerçekliği bağlayan bir olgu olup olmamasından başlayarak, beden ve ruhu varoluşun ayrı yansımaları gibi gören ve genellikle ruh tarafının hep eksik bırakılmasından kaynaklı başarıya ulaşamamış pek çok tedavi yöntemine kadar, psikolojinin anlam ve alanını genişletmek mümkün.. Felsefenin, başka bir deyişle sade entelektüel bir düşünce dinamizminin içinden koparak davranışı şekillendiren her etmeni ayrı ayrı değerlendiren psikolojinin, bu bağlamda insan davranışının ve bilişsel süreçlerinin sistematik bir incelemesi olarak görülmesi, sanıyorum az kalacaktır. Tam da bu noktada, psikoloji bölüm başkanımız Gökhan Malkoç Hocamıza sözü bırakarak başlamak istiyorum.. Bu güzel röportajı, bölümümüz öğrencileri ve tüm Psikopol okurları adına, sizler için derledim.

Firdevs Öncel: Gökhan Hocam, öncelikle Psikopol dergisine vakit ayırdığınız için teşekkür etmek istiyorum. Fakülteyle tanıştığım ilk yıldan bu yana, bölümümüzün başarısından öğrenciyi kucaklayan profiline kadar, pek çok önemli noktada sizin etkilerinizi gözlemleme fırsatım oldu. Bu bağlamda, öncelikle biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Gökhan Malkoç: Elbette.. Aslında uzun bir girizgah yapmalıyım.. Öyle ki, o süreçte yaşadığım çevrenin sonraki hayatımda çok büyük etkisi olduğuna inanıyorum.. 1966’da Trabzon- Sürmene’ye bağlı Cigoli Köyü’nde doğdum. Cigoli eski ismi, yeni ismini bilmiyorum ben de.. (Gülüyor). Daha sonra, 1971 yılıydı sanırım, babam öğretmen olduğu için, ben beş yaşındayken İzmir’e taşındık. Orada okula başladım, kendisi ilkokul öğretmenimdi. İlkokuldan sonra, İzmir’de bulunan bir merkez ortaokuluna başladım. On kadar köyün ortasında yer alan bir tarla üzerine kurulmuş bir binaydı burası. Her gün, okula gitmek için yedi kilometre yol yürürdüm.. Okul akşama kadar sürüyordu, akşam da bağların, bahçelerin arasından etrafı keşfederek eve dönerdim.. Ortaokulda çok iyi bir eğitim aldığımı düşünüyorum çünkü ortaokul, yazı yazmayı, deney yapmayı, itiraz etmeyi, ve otoriteye karşı sesimi çıkarmayı öğrendiğim yerdir. Oradaki öğretmenlerim, buna fırsat tanımış oldukça idealist kişilerdi.. Edinimlerim sadece bunlarla sınırlı değildi elbette, kamelya inşasından, tarımsal faaliyetlere, laboratuvarda nasıl deney yapıldığından o deneyin doğru bir biçimde nasıl raporlanacağına değin pek çok şeyi orada gördüğümü söyleyebilirim. Ortaokul bitince Gaziemir’e geldik zira ablam ve ağabeyim sağlık kolejinde okuyordu..

Tabii bu arada sekiz yıllık köy yaşamımı şöyle bir gözden geçirince tütün, pamuk ve zeytin yetiştiriciliğinin yanı sıra, mantar ve salyangoz toplayarak bunları sattığımı da hatırlıyorum, ve ilk paramı oradan kazandığımı..

Zaten aslında çevreci kimliğim, köy yaşamımın getirdiği arka plandan kaynaklanıyor.. Tabii köyden indim şehre oldu bir taraftan İzmir’e gelince durumlar.. Köy bambaşka bir tecrübe, şehir bambaşka bir atmosfere ev sahipliği yapıyor.. O yıllar, 1980’ler; 12 Eylül darbesi sonrası.. Akşam sokağa çıkma yasağı uygulanırdı, hatta bir akşam, evime yürüme mesafesi uzaklığında bir yerlerde, sadece on beş dakika geç kaldığım için göz altına alındım.. Dolayısıyla, o yaşta deneyimlediklerim, sosyal çevreme ve etrafımda olan şeylere karşı duyarlılığımı artıran bir etki bıraktı bende.. Lise dönemim de çalkantılıydı velhasıl.. Lise bir ve ikinci sınıfta ortaokuldaki eğitimim sayesinde hep cepten yedim, ancak biraz bu şehir hayatının barındırdığı kargaşa ortamı, biraz da yaşın verdiği sebeplerden ötürü yanlış davranışlarda bulunduğum da açıktır. Madde ve sigara kullanımım olmuştu, hal böyle olunca verimli bir lise hayatım olduğunu iddia edemem. Lise dönemimin sonuna doğru Bornova’ya taşındık, Koyuncuoğlu Lisesi, dürüstlüğün, adaletin ne olduğunu öğrendiğim yerdi.. Hayatı sorgulamaya başlamıştım.. Lisenin sonuna kadar hep takdirle geçmiş olsam da son sınıfta karnemde altı tane zayıfım vardı ve babamın bu sebeple kalp spazmı geçirdiğini düşünüyorum.. Çok üzülmüştü ama hiçbir şey söylemedi, bende de büyük ölçüde bir burukluk vardı, uzun süre birbirimizle hiç konuşmadık. Sene sonunda sınava girdim, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım.. İki yıl okuduktan sonra fakülteden atıldım, çünkü derslerle ilgilenmiyordum.. Daha sonra Gazi Üniversitesi’nde matematik bölümüne devam ettim bir yıl süreyle, fakat o ortamı da sevmemiştim.. Akabinde bir kez daha üniversite sınavına girdim, ve bu defa İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü kazandım. Orada çok keyifli bir dört yıl geçirdim, hatta ikinci sınıfın sonunda bir af çıkmıştı, hukuk fakültesine dönmemle ilgili.. Annem ve babam değil belki ama amcalarım, dayılarım hukuka devam etmemi çok istiyorlardı ve üzerimde epey bir baskı da vardı, ancak ben kararımı vermiştim: psikolojide kalacaktım. 1991 yılında mezun olduktan sonra askerliğe gidene kadar bir şirkette deneyim kazanmak istiyordum, en azından para biriktirip askerde aileme yük olmamak adına.. Sonra dayımların şirketinde, ithalat-ihracat üzerine Sarp Gümrük Kapısı’nda şirketin koordinatörlüğünü yaptım bir sene. Ve oradaki ilişkilerin de hayatımda önemli bir yeri var elbet.. Türkiye’nin gümrük kapılarında işleyen çok acı gerçeklere tanık oldum örneğin.. Rüşvet alan kimselerin yanı sıra, bunu yapmak için hiçbir engeli olmadığı halde rüşvet almayan kişilerle de karşılaştım.. Buna adeta direndiklerini gördüm.. Namus ve dürüstlük, benim için işte o insanlardır.. Nihayet bu işin de bana uygun olmadığını anladığımda, Milli Eğitim Bakanlığı’nın açmış olduğu öğretmenlik başvurularına yönelmiştim.. Sınıf öğretmenliği.. O zamanlar fen edebiyat fakülteleri mezunlarına pedagojik sertifika veriliyor, ben de bu hakkımı kullandım yani.. Tayinim, Bingöl’ün bir ilçesinin bir köyüne çıktı, hazırlıklarımı yaptım, Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim, belgelerimi aldım (o zamanlar Trabzon’dayım tabii) ve iki gün sonra İstanbul Üniversitesi’nden bir hocam aradı, telefonda bana, “Asistan almayı düşünüyoruz, ne dersin?” dediğinde, hayatımın dönüm noktasını deneyimliyormuşum aslında.. Bunu, birkaç yıl sonra, tayinimin çıktığı Bingöl ilçesine giden bir başka öğretmenin terör olaylarıyla hayatını kaybettiğini öğrendiğimde anladım.. Okulunda katledilmiş.. Kaderin bir cilvesi..

1994 yılında bir tesadüf Amerika’ya bursla gittim.. Orada bir yıllık dil eğitiminden sonra Nevada Üniversitesi’nde master derecemi aldım.. 2003 yılında da doktoramı kazandım. Çalışma alanım daha çok bilişsel/ beyin bilimleri ve renk algısı üzerine, biliyorsunuz. Sonrasında, Kanada’da bir yıl boyunca görme bilimleri merkezinde çalışmalarıma devam ettim. 2004’te Türkiye’ye döndüm, Doğuş Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladım, ardından İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde hem dekanlık hem bölüm başkanlığı görevini yürüttüm, yaklaşık üç üç buçuk yıldır da Medipol’de sizlerleyim.. Tabii bu arada da hem bilimsel hem akademik çalışmalarıma devam ettim, özellikle köy hayatında tecrübe ettiklerimin bana kazandırdığı ruh, beni hem çevreci hem de iyi bir sivil toplumcu yapmıştır desem çok yerinde bir tespit olur.. Hala da bir emektar olarak hem sivil toplumun hem de halkımızın emrindeyim diyebilirim..

Firdevs Öncel: Akademik kariyerini duyum ve algı alanında tamamlamış bir isim olarak, röportajın başında da bahsettiğim gibi, her ne kadar çıkış noktası felsefe gibi görünse de özellikle modern bir bilim olan psikoloji için, varoluş mücadelesinin belki de özünü oluşturan tartışmalardan biri olan bireysel deneyimleme ile ilgili fikriniz nedir? Sizce bir başkasının deneyimi ve bizim deneyimlediğimiz gerçeklik, bir yerlerde bu kadar keskin bir biçimde birbirinden ayrılıyor olabilir mi?

Gökhan Malkoç: Bir defa algı dediğimiz şey sübjektif bir deneyim, bu kısım tartışma götürmez şüphesiz.. Zira bir kişinin gözünün arkasında, kulağının ötesinde yahut derisinin altında ne olduğuyla ilgili bir fikre hiçbir zaman sahip olamayız.. Bir kişinin ne gördüğünü, ne duyduğunu ya da ne hissettiğini ancak o kişinin aktarımıyla anlayabiliriz. Tabii bunun bir kabul olmasının ötesinde, yine 1995-2005 arasında Nevada Üniversitesi ve McGill Üniversitesi’nde görme üzerinde çalışırken hem kendi yaptığım hem de katıldığım pek çok deney oldu.. O sıralar camiada da çokça tartışılan bir argüman vardı, bir kişinin deneyimini ya da algısını, davranışlarına bakarak tahmin edip edemeyeceğimize dair. Ve dahası, katılımcıların beyin aktivitesini ölçerek, neler düşündüklerini öngörebileceğimiz de tartışma konusuydu..  Son yıllarda beyin okuma çalışmaları bize gösterdi ki, bu bir ölçüde doğru. Bilgisayarlar bunu tahmin ediyor. Katılımcılara bir resim gösteriliyor varsayalım, sonra beyinsel aktivitesi ölçülüyor ve bilgisayardan kişinin bakmakta olduğu nesnenin “ne” olduğunu tahmin etmesi bekleniyor. Büyük ihtimalle bu kişi bir elma ağacına ya da bir binaya bakıyor şeklinde bir tahmin yapabiliyor bilgisayarlar günümüzde.. İşte bu açıdan ne kadar sübjektif dursa bile, bir anlamda nesnelliğin de işin içine girdiği söylenebilir. İlaveten, şunu söylemek mümkün, birtakım özellikler bağlamında birbirimizden çok da farklı değiliz. Mesela prototip dediğimiz kavramla, aslında aynı nesnelere işaret ediyoruz, örneğin fincan. Bu, birçok insan için hemen hemen aynı şeye tekabül eder. Yine, aşağı yukarı, kategoriler üzerinde de hemfikir olduğumuz bilgisi bilimsel anlamda elimizde mevcut. Örneğin kırmızı renk kategorisine dair beyanlarımız çoğunlukla benzerlik gösteriyor, belki kategoriyi temsil eden “en iyi kırmızı” yı sınıflandırırken bir anlamda bireysellik işin içine girebilir. Ancak bu farklılıklar, fizyolojik nedenlere dayansa dahi, bazı psikofiziksel faktörleri de kapsadığı ifade edilebilir. Yine bazı iddialar bu farklılıkların kültüre dayandırılabileceğini söylüyor. Özetle bu soruya verilecek doğru yanıt, hem evet hem hayır olurdu.

Firdevs Öncel: Yüzlerce yıl boyunca, zihin diye tanımlanan olgunun, fiziksel dünyayla ve bedenin sınırlarıyla hangi noktada ve nasıl ayrıştığı tartışıldı. Bazen de, aslında bir bütünü oluşturan farklı oluşumlar olmalarının ötesinde, eğer iddia edildiği gibi farklı yapılanmaları temsil ediyorlarsa, aralarında ne tür bir etkileşimin var olduğunu anlamak üzere bulunan cevaplar, insanlığı tatmin edici bir boyuttan epey uzak kaldı. Bu bağlamda René Descartes’ın hem zihni hem de bedeni bir organizma olarak insan vücudunda birbirini etkileyen bir yerde konumlandırması psikolojinin modern yaklaşımı ile örtüşmesi anlamında dikkat çekicidir. İşte tam da bu noktadan hareketle, modern tıbbın bile hâlâ sıklıkla atladığı duygusal temelli patolojiler, aslında birçok hastalığın da kökenini oluşturuyor. Siz bu anlamda psikoloji biliminin tıp literatüründen ayrı, hatta sosyal bilimler içerisinde incelenmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bedeni kadar ruhunun da hayat boyu farklı tecrübelerle yara alabildiği biz insanoğlu, psikolojik/zihinsel yaralarımızı niçin daha fazla göz ardı etme eğilimindeyiz?

Gökhan Malkoç: Kariyerimin ilk yıllarında, katı, davranışçı bir yaklaşıma sahiptim çünkü yetiştiğim gelenek öyleydi.. Zaman içinde olgulara farklı gözle bakmayı öğrendikçe ve her defasında daha da çok derinleştikçe bu yaklaşımın ötesine geçtim.. Özellikle algı çalışmalarından sonra yine davranışçılığa bir düzeyde bağlı kalmakla beraber biraz bu bilgi işlem sürecinin, yani insan beyninin tasarımının kendi içinde bir süreci barındırdığı çok açık. Lisans düzeyinde eğitim aldığım yıllarda daha çok sosyal bir bilim gözüyle bakıyordum evet ancak kafamda bazı sorular da vardı; biz bir açıdan, sosyologlardan, tarihçilerden, felsefecilerden farklıydık.. O ekollerden gelen hocalarla yaptığım pek çok tartışmada gördüm ki, bakış açımız oldukça farklı. Şu anda geldiğim nokta, aslında psikolojinin disiplinler üstü bir bilim olduğunu bana söylüyor.. Nedeniyse, sadece tanım üzerinden klasik bir bakış açısını takip edecek olduğumuz takdirde – ki birçok yönden aslında hiç de bütünleyici bir tanım olmasa da- insan davranışı, ve davranışın altında yatan bilişsel, duygusal ve sosyal süreçleri inceleyen bir bilim dalı olarak ele alabiliriz psikolojiyi. Bu açıdan baktığımızda aslında -son yıllarda bunu da gördük- farklı türden pek çok disiplin, sağlık bilimleri, eğitim bilimleri, sosyal bilimler, hatta özel olarak tarihin bile psikolojik bir takım süreçlere ilgi duyduğunu gördük.. 2000’li yılların başında var olan bir tartışmayı ele alalım misal.. Psikoloji, 1960’lardan sonra o kadar çok özelleşti ki, pek çok dal oluşmaya başladı..  Öyle ki, Amerikan Psikologlar Birliği’nin tanımladığı 54 alt alanın da ötesi var ve bu ayrım devam ediyor..  Aslında böylesi bir özelleşme, bir şeyleri kaçırıyormuşuz izlenimi uyandırdı bilim dünyasında. Nedir o? Örneğin fizikte temel bir kuram vardır, yaşadığımız evrenin büyük patlama ile (big bang) oluştuğunu varsayan.. Ve evrenin içinde gerçekleşen sayısız olguyu da getirip en nihayetinde bu kurama dayandırma felsefesine sahip fizikçiler gibi, psikolojide de böyle büyük bir teorinin olması gerektiği fikri tartışma odağıydı. Örneğin klinik psikoloji bir imgelem ile uğraşırken, bir algı psikoloğu da aynı olguya ait mekanizmaları anlamak için uğraşıyordu, yahut bir sosyal psikolog toplumsal şartların etkisini değerlendiriyordu..

Dolayısıyla, biz bütün bunları bir araya getirerek veya iç içe yedirmek suretiyle bir açıklama yapabilir miydik?..

Bu şuna benziyor, eskiden farklı disiplinler farklı oluşumları keşfeder, sonra da felsefe bütün bunların hepsini birleştirerek bir açıklama getirirdi.. Aslında böyle bir şeye ihtiyaç duyulmuştu, hala da ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim.. Bir vakit boyunca bunun üstesinden bilişsel psikolojinin gelebileceği varsayıldı, ancak süreç içerisinde bilişsel psikoloji de özelleşen bir alan haline dönüşünce, bu gereksinimi karşılayamaz oldu. Bilişsel bilimler denilen bir bilim dalı, bunu takiben ortaya çıktı, psikolojiden tutun, bilişim teknolojilerine, dil bilimlerinden antropolojiye kadar sayısız disiplini kapsayan bir disiplinler arası yapılanmayı karşılıyordu. Yine de beklentiler boşa çıktı, bunu hep birlikte gördük. Zira böyle bir şeyin olabilmesi için, disiplinler üstü bir yaklaşımın sergilenmesi lazım az önce de belirttiğim gibi, çünkü bir bilim dalının kendi içinde nasıl gelişmesi gerektiği, o bilim dalına mensup kişilerin belirlemesi gereken bir durum. Gel gör ki, tüm dünyada aynı şekilde işleyen bir yanlıştan söz ediyoruz, bir üst mevkii, sizin nasıl araştırma yapacağınızdan, hangi imkanlara sahip olup hangi kaynaklardan yararlanacağınıza karar verebiliyor.. Amerika’daydım ve doktoramın son yıllarıydı.. Yeni bir rektör gelmişti üniversiteye.. Gelir gelmez yaptığı ilk icraatlardan bir tanesi, fakülteleri bölmek olmuştu, benim bulunduğum fakülte, o zamanlar college of art&science (fen-edebiyat fakültesi) diye adlandırılıyordu. Sonra bunları, ayrılması gerektiğini iddia ederek college of sciences (fen bilimleri)  ve art&social sciences (edebiyat ve sanat bilimleri) şeklinde böldüler. Orada yaşanan en büyük tartışma, psikolojinin nerede konumlanması gerektiğine dairdi. Fen bilimlerine evriliyor gibi duruyordu, bildiğimiz gibi tıp, elektrik ve makine mühendisliği gibi alanlarla çok fazla dirsek teması olmasına rağmen her nedense rektörlük, psikolojinin sosyal bilimlerle bir arada olmasına karar verdi.. Bu bir avantaj gibi de değerlendirildi çünkü bu yolla fakültenin imkanlarından daha fazla yararlanma şansı doğdu. Ancak uygulamada bunun pek de öyle olmadığı gördük. Dışardan aktarılan fonlarla nörobilimler bölümü kuruldu ve bu şekilde bir işleyiş başlamış oldu. Bizim ülkemizde ise maalesef üniversitelerin hem kuruluş yapılarından kaynaklı hem de icra şemasından dolayı, -aynı zamanda maddi ve fiziksel yetersizlikleri de birer olumsuzluk olarak alınabilir- psikoloji biliminin arzu edilen noktada olduğunu söyleyemem çünkü özgürlük yok bu bağlamda.. Sınırları yeterince geniş olan bir yapılanma, bu soruya daha doyurucu bir yanıt vermemizi sağlayabilirdi diye düşünüyorum.. Kısaca şunu diyebilirim, psikoloji, bir bilim olarak disiplinler üstü bir yerde konumlanıyor.. İçinde matematik de olmalı, kimya da, fizik de, biyoloji de, dil de..

Firdevs Öncel: Peki hocam, bir önceki soruda da bahsi geçen ihmalkârlıktan hareketle, genelde tüm dünya, özelde Türkiye olarak, psikoloji biliminin hak ettiği yerde olmadığını söylediniz.. O halde bunu sağlamak adına yapılması gerekenlere dair geleceğin psikologlarına neler söylersiniz?

Gökhan Malkoç: Öyleyse ben de rotamızı belirleyerek bu soruya bir cevap vereyim, böylelikle geleceğin psikologları için de bir mesaj olur.. Dekanlık görevini yürüttüğüm yıllarda bir proje geliştirmiştim, davranış bilimleri fakültesi kurmak ve bu fakültenin altında da birbiri ile ilişki içinde olabilecek bölümleri toplamak üzerine.. Çocuk gelişimi, psikolojik danışmanlık ve rehberlik, dil ve konuşma terapisi aklımdaki seçeneklerden sadece birkaçıydı. Hatta bir şemsiye altında toplanacak bu disiplinlerin bazılarının lisans düzeyinde bir eğitim vermemesi gerektiğini, yüksek lisans ya da doktora düzeyinde çalışmalarına devam etmesi gerektiğine inanıyorum.. Bu düşüncem de, uluslararası bazı örneklere dayanıyor.

Peki dünya çapında hak ettiği yerde midir psikoloji? Çoğunlukla cevabım evet. Gittiğim ülkelerde yer alan psikoloji bölümleri, çok farklı bir konumda.. Bir defa fiziksel imkanlar çok çok elverişli.. Laboratuvarı, daha doğrusu laboratuvarları olmayan bir psikoloji bölümü ben görmedim. Ancak bunlar da gelişmiş ülkelerle sınırlı. Bununla birlikte, bu ülkelerin hemen hemen hepsinde, özellikle de mezunlarla ilgili çok önemli yasal ve mesleki regülasyonlar var. Bu perspektiften bakıldığında, psikoloji bölümünde okuyan bir kişinin daha doğrusu psikolojiyi meslek edinmek isteyen yahut bir araştırma sahası olarak gören gencin gelecekte hangi süreçlerden geçeceğine dair bir resim, eline veriliyor.. Bizim ülkemizde böyle bir durum söz konusu değil oysa ki..  Psikoloji bölümünden mezun olan bir birey, mezun olduğu zaman neyle karşılaşacağına dair bir belirsizlikle karşı karşıya… Türk Psikologlar Derneği’ne başkanlık yaptığım süreçte bununla çok mücadele ettim.. Hem Milli Eğitim Bakanlığı hem diğer bakanlıklarla fırsatını buldukça yaptığım görüşmelerde bunu sıklıkla dile getirdim ama çok da fazla ilerleyemedik.. Mesleki açıdan baktığımızda 1976’da başlayan bir süreç var, henüz yasası belirsiz, meslek haklarının düzenlenmediği bir yapılanmamız mevcut profesyonel olarak. E tabii, akademik anlamda çok ciddi bir talep olmasına karşın bilimsel ya da akademik alanda bu talebi karşılayacak düzeyde bir yeterliliğimiz söz konusu değil.. O yüzden de bugün, bazı üniversitelerde, psikoloji bölümlerinin doktoralı öğretim elemanı olmadığını görüyoruz.. Bu hiç de doğru olmayan bir şey.. Ancak şuna asla karşı değilim, -ki kendimi inkar etmiş olurum o takdirde- psikolojiyi disiplinler üstü bir yerde konumlandırmamdan ötürü bu alana bilimsel olarak katkı sağlayacak her disiplinin ve insanın bilimsel faaliyetler yürütmesi son derece doğaldır, örneğin, bir psikiyatristin ya da bir fizikçinin, yahut bir matematikçinin psikoloji bölümlerinde araştırmalarda bulunması gibi.. Normal olmayan kısım, psikoloji bölümlerinin kaderinin ya da oradaki bilimsel/eğitsel politikaların psikoloji kökenli olmayan kişi ya da kurumlar tarafından belirlenmesidir ki bu bizim için de bir tehdit unsuru.. Maalesef Türkiye’de Yüksek Öğretim Kurumu diye bir kurum var, yasalar gereği bütün kararlar oradan çıkıyor, ve bizler de bu kararları takip etmekle yükümlüyüz.. Evet belli bir seviyeye kadar YÖK, bizlerle iletişim içinde ya da biz onlarla bazı taleplerimiz doğrultusunda görüşebiliyoruz. Sorun, YÖK gibi yapılanmalarda birtakım kurulların, ilgili olduğu alandan gelen temsilcilerle donatılmamış olması. Örneğin Tübitak’ta böyle bir örgütlenme var.. Psikolojiden gelen projelerin değerlendirilmesi için görevlendirilen kurul, psikoloji kökenli bir öğretim üyesi tarafından idare ediliyor.. Buna benzer bir yenilik, YÖK içerisinde de olmalı.. Her alandan temsilcilerin bulunduğu kurullar oluşturulup bilim dünyasına dair kararların bu kurullar öncülüğünde, çoğulcu ve katılımcı bir perspektiften yapılması gerekiyor.. İlaveten, kalite standartları/akreditasyon gibi başlıkları kapsayan bazı standartlara da ihtiyaç var. Ve bu durum, kapsayıcı da olmalı.. Türk Psikologlar Derneği’nin akreditasyon yetkisi bulunmaktadır ve kullandıkları kriterler, yabana atılmayacak ölçüde de iyidir.. Bu standartların hazırlandığı bir kurum vardı mesela, psikoloji bölümünden birçok insanın katıldığı.. Onlar ciddi emek sarf ederek, uluslararası koşulların göz önünde bulundurulmasıyla birtakım standartlar geliştirdi.. Birkaç yönü vardır bu standartların.. Bir tanesi, eğitim hizmetlerinin kalitesini test etmeye yöneliktir, bir diğeri bilimsel faaliyetlerin kalitesidir ki bir öğretim üyesi başına, bir yayını koşul olarak sayar. Öğrenci sayısı başına düşen öğretim elemanı 25-30 civarındadır, fazlası sağlıklı bir yapıyı temsil etmez. Keza, fiziksel koşullar çok büyük önem taşıyan bir standarttır, bölümün kendi toplantı odaları, laboratuvarlar, öğretim üyelerine ait mekanlar, vb.. Şimdi bu neden önemli ondan bahsedeyim.. Biz bu fiziksel mekan meselesini farklı algılıyoruz toplum olarak, biraz şirketlerin yaptığı düzenlemelere benzer şekilde anlıyoruz bu olguyu.. Ancak söz konusu bilim yapılan, bilim üretilen bir alana dairse, bir kültürü oluşturmadan bilim yapmanın mümkün olmadığını belirtmekte yarar var.. Kültürün oluşması ise birtakım davranış ve ritüellerden geçer. Örnek vermek gerekirse, doktora sonrası çalışmalarımı yaptığım zamanlar, her cuma öğle saatlerinden sonra bulunduğum üniversitede bir toplantı odası vardı, kahvesini alan oraya gelir ve bir konu üzerinde tartışılırdı. Bazen de bir kişinin yaptığı araştırmaya dair çözemediği bir husus mevcutsa, bunun için olası çözüm yolları aranırdı. Böylece, başkalarının ne ile uğraşıyor olduğunu görebilmenin yanı sıra, sizin ne yaptığınızı göstermenize fırsat tanıyan bir platform, başka bir deyişle, bilginin paylaşıldığı, ortak akıl ile sorunlara çözüm bulunduğu bir zemin de bilim insanlarının hizmetine sunulmuş olurdu. Böylelikle kültür dediğimiz yapı, kendi içinde oluşmaya başlıyor ve bilimsel verimliliği artıran en önemli etkenlerden bir tanesi de işte bu kültür olgusu.. Bu koşullar şayet Türkiye’de sağlanırsa, eğitim kalitesi bana kalırsa çok daha ileriye gidecektir ama sadece eğitimde iyileştirme de yeterli olmaz. Profesyonel anlamda kamu yararı gözetilerek birtakım mesleki regülasyonların ortaya çıkarılması çok önemli.. Demem o ki üniversite mezunu olan herkesin psikolojik hizmet verme garantisi olmalı.. Mesleki uygulama başka bir şey çünkü. Mesela ben bugün, profesör unvanına sahip bir isim olarak piyasada insanlara bazı psikolojik hizmetleri sunabileceğimi iddia edemem.. Bunu söyleyebilmem için, bahsi geçen hizmetle ilgili bir uzmanlığımın, bir ehliyetimin var olması gerekir. İşte bütün bunlar için bir düzenleme lazım, tekrar ediyorum. Ben, yasal düzenlemelere ilişkin görüşmelerimde hem bakanlara hem meclis alt komisyonu başkanına söyledim, böylesi bir düzenlemeyi şahsım için yahut meslektaşlarım adına istemediğimi.. Şunu ileri sürenler olabilir pekala, toplasan 20.000 ila 40.000 arasında psikolog var ve bu insanlar ayrıcalık mı istiyor.. Hayır.. Ben, bu hizmeti kamu için istiyorum zira bu yolla hem meslektaşlarımı denetleme hakkına sahip olurum hem de halkın bu hizmeti doğru bir biçimde almasını sağlarım. Aksi takdirde, şu anda da olduğu gibi birtakım sahte psikologların, ne olduğu belli olmayan insanların birkaç kitap okuyarak kendisini bu alanda uzman sanması, mesleki etik dışında acayip durumların yaşanmasına yol açıyor.. Eğer herhangi bir yasal düzenleme gelmezse, bunlara tanık olmaya devam edeceğiz. Tam bu noktada, öğrencilere görev düşüyor.. Yakında mezun olacaksınız birçoğunuz. Bu kapıdan çıktığınızda, örgütlenmenin ne denli önemli bir şey olduğunu unutmamanız lazım.. Tek tek hareket etmektense organize olmak hususi önem taşıyor. Bir meslek örgütümüz var. Sevelim sevmeyelim, -ki ben de sık sık eleştiriyorum- ancak gittim ve hizmet ettim, hala da hizmetindeyim. Beni çağırdıkları sürece boynum kıldan ince.. Dolayısıyla buralara üye olup görev almak daha fazla ses getirecektir ve değişim, ses getirerek vücut bulan bir dinamizmdir. Ne kadar çoğulcu bir yaklaşım olursa kitleselleşme o kadar fazla olacaktır, gücü de aynı oranda artacağı için bazı düzenlemelerin yapılması ve hakların savunulmasında camianın önü açılacaktır. Bugün psikoloji okuyan herkesin kendisini çok iyi yetiştirmesi gerekiyor yani bu işin %50’si üniversitedir, %50’si de kişinin kendi emeğine kalmıştır. O sebeple etrafınızda olup biteni çok iyi takip edin.  Bilimsel literatürü çok iyi okuyun, ve bulunduğunuz topluma asla yabancılaşmayın..

Firdevs Öncel: Türkiye’deki saha uygulamasının dünya bazında bir kıyasına devam edecek olursak, özellikle klinik psikolojinin şu anki durumu nasıl yorumlarsınız? Türkiye için uygulamanın ilerleyebilmesi adına, tavsiyeleriniz neler olur?

Gökhan Malkoç: Şimdi Freud fenomeni diye bir fenomen var. Dışardaki insanlara sorduğumuzda psikoloji eşittir Freud gibi bir algı söz konusu. Halbuki Freud’un – ki önemli bir şahsiyetti – birçok argümanına bugün katılmasak da tarihsel açıdan baktığımızda psikolojiye önemli katkıları olmuştur. Esasında Freud’un içinde bulunduğu klinik psikoloji sahası, psikolojinin %10’unu oluşturur. Klinik psikoloji için Freud da sadece %1’lik dilimi kapsar. Dolayısıyla Türkiye’de de psikoloji deyince akıllara üzerinde danışanın uzandığı uzunca bir koltuk ve onu dinleyen bir uzman geliyor. Halbuki psikoloji böyle bir şey değil, yine de bu tasvir, dünyanın da bir gerçeği.. Örneğin, ABD’de master ve doktora yaptığım yıllarda aynı zamanda bir restoranda garson olarak çalışıyordum. Garsonluk yaparken şivemden ötürü bana nereli olduğumu sorarlardı, Türkiye’den geldiğimi ve psikoloji alanında doktoramı yaptığımı söyleyince herkes şaşırırdı, bana sorulan ilk şey, “ Zihnimi mi okuyorsun?” olurdu genelde.. (Gülüyor).  Mesleki regülasyonların olmamasından ötürü bir bakıma da bu profildeki hatalı algı. İşini çok iyi yapanlar da var, çok kötü yapanlar var. Bu bağlamda öyle şeyler gördüm ki, bir terapi alana bir terapi bedava gibi bir pazarlığa gireninden tutun, bir bireyi her açıdan (kaygıdan sosyal fobiye, cinsel sorunlardan çift-aile terapisine kadar) tedavi edebileceğini iddia edenlere kadar.. Burada acayip bir algı oluşuyor psikologlar üzerinde. Tavsiyem, yelpazeyi biraz daha daraltmak ve yapılan işi kalite standartlarına oturtmak. Bir taraftan da psikologların çok önemli işler yaptığını da yadsımamak lazım. 1999 depremi bu anlamda bir mihenk taşı, onun öncesinde örneğin psikolojiyi tercih ettiğim zamanlarda herkes bana oldukça olumsuz tepkiler veriyordu fakat 1999’dan sonra anlamlı bir değişime şahit olduk bu algı üzerinde. Deprem sahasında yakamızda psikolog unvanını görenler bize karşı son derece saygı gösteriyor, başkalarına kuşkuyla yaklaşırken bize güven duyuyorlardı. Soma örneği de bu durumu bire bir karşılar.. Yine o ortamda da dışarda gelenleri samimiyetle bağrına bastı bu insanlar.. Böylelikle toplumda olumlu anlamda bir evrilme gözlemlemiş olduk, yine de psikoloji deyince akla %99 klinik anlamdaki hizmetler geliyor, doğrudur.

Firdevs Öncel: Klinik psikolojiden söz açılmışken.. Diğer alt dalların bu kadar tanınmama sebebi, sadece insanla olan irtibatını en belirgin şekilde yansıtan bir alan olan kliniğin ön plana çıkması mı, yoksa diğer dalların bu anlamda toplum içinde kendini yeterince tanıtamaması mıdır? Bu bağlamda siz neler söylersiniz?

Gökhan Malkoç: Ben ABD’de doktoramı bilişsel üzerine yaptığımı söylediğimde, şöyle garip garip bakıyorlardı ne demek istiyor bu adam diye?(Gülüyor) Diğer alanların bu bağlamda paralel bir biçimde gelişmediğine şahidiz. Ancak dünyanın her yerinde bu böyle. Sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil yani. Laboratuvarda çalışan mühendis olgusunu ele alalım, insanların kafasında tam bir karşılık bulamayabilir bu olgu. Mühendis deyince, fabrikada makine parçalarıyla haşır neşir, inşaat alanını ölçüp biçen ya da elektrik kabloları arasında kaybolmuş insan profili canlanıyor gözlerde. Halbuki bu işin bir de arka planı var. Yine de bu durumun böyle görülüyor olması oldukça doğal, olağan bir şey, bunu değiştirmek için bir çaba göstermemize gerek yok.

Klinik psikoloji, endüstri, ardından gelişim psikolojisi.. Genel çerçevede popülerite sıraslaması böyle gibi duruyor. Neden? İnsanla direk teması olan uygulama alanları bunlar çünkü. Bir deneysel psikoloğun toplumla bire bir ne ilgisi olabilir ki? İnsanlığın faydasına, pratik anlamda, göze görünür bir biçimde bu araştırmacıdan bir şeyler yapmasını bekleyemezsiniz. Bu sebeple bu tür alanlarda çalışan insanlardan böylesi bir beklentiye de girmemek lazım. Ve onların da  “Allah kahretsin, bizi tanımıyorlar, bilmiyorlar, şimdi ne yapacağız?” tarzı argümanları dikkate almamaları şart. Yine bu açıdan kendi içinde de bir misyon sahibi olmaları elzem.. Bilim üretmek bu bağlamda yapılabilecek en iyi şey. Hem belki de tanınması değil, desteklenmesi gerekiyor bu alanların. Yani araştırma fonlarının artırılması, özellikle sosyal psikoloji yahut bilişsel psikoloji gibi işin biraz daha mutfağında olan araştırmacılar için emek harcamak gerekiyor. Şunu da hemen belirteyim, bir toplumun gelişmişliği, bu toplumun araştırma – geliştirmeye ayırdığı kaynak bazında ölçülür. Bunu her bilim dalı için kabul etmek doğrudur. Her disiplinin, yeterli bilgiyi üretmesi için, böyle bir desteğe ihtiyacı var. Özetle, toplam üretmiş olduğumuz paydanın gelişmiş ülkeler düzeyinde aktarılan meblağ kadar AR-GE çalışmalarına yatırılması önem arz ediyor. Dünyanın başka ülkelerinde psikoloji, farklı kaynaklarla beslenir. Örneğin iş adamları bu anlamda öne çıkan kesimlerden biri. Ben, bilişsel çalışmalara destek olmak amacıyla 1 milyar doları falanca üniversiteye bağışladım diyerek akademi camiasına koltuk çıkan çokça örneğe rastlayabiliyoruz. Devamında o para işletilir ve elde edilen kazanç, yazmış olduğunuz bir araştırma projesini desteklemek amacıyla kullanılır. Bilim, bu yolla yapılmış olur. Türkiye’de bütün kamu kuruluşlarının bütçesinden bir kısmı AR-GE çalışmalarına aktarması gerektiğini düşünüyorum, bunun içinde belediyeler de var tabii.. Arzu edilen düzeye ulaşması gerekiyor bu desteğin, hem sosyal hem fen hem sağlık bilimlerine yeterli kaynak sağlanması lazım ki meyvesini de vakti gelince alabilelim. Bakın şu an içindeyiz, günü geldi, bir salgın hepimizi vurdu.. Yeterli bilgi, elimizde olsaydı çok daha sağlıklı politikalar geliştirme imkanımız olurdu. Ancak çoğu ülkenin pandemi konusunda başarısız olmasının temel nedeni -bana kalırsa- sosyal ya da psikolojik açıdan hangi süreçleri yöneteceğimize, hangi yöntemleri geliştireceğimize bir belirsizlikle karşı karşıya kalmamız. Genel bir politika izlemek adına ülke olarak kendi birikimimizi oluşturma gücüne sahibiz. Ve işte bu, bilimsel fonların yardımıyla olabilecek bir şey. Eğer kolları sıvayıp bu işe girişeceksek, bu anlamda yeterli kişilerin, üst kurul tarafından belirlenen kararlarla değil, özgür bir ortamda çalışmasına olanak sağlamak en temel nokta olacaktır.

Demem o ki psikologları göreve çağırmak yetmez, bilginin üretilmesine olanak tanıyan kaynak gerekli, hür irade gerekli.. 

Firdevs Öncel: Şimdi de son günlerde gündemde daha çok karşılaştığımız, meslek erbaplarının yıllardır bir türlü çözüme kavuşamayan ortak bir sorununu ele alalım dilerseniz.. Bu anlamda alana yıllarını vermiş bir profesyonel olarak sizin de hiç gündeminizden düşmemiş bir konu olan psikologlar odası/meslek yasası, hâlâ bu mesleğe kendini adamış, ve yıllarını veren meslektaşlarımızın hak temelli bir kazanımı değil.. Oysa ki meslek yasası, diğer mesleklerle eşit düzeyde çalışmak için, dahası, ‘psikolog’ unvanına sahip olan kişilerin görev tanımı için çok büyük önem arz etmekte. Zira bir meslek yasasının yokluğu, yalnızca ehliyetsiz kişilerin terapist/psikoterapist gibi unvanlara sahipmişçesine onlarca insana zarar vermesine değil, aynı zamanda psikologların da mesleki anlamda sınır zedelenmesi ve hak ihlali yaşamasına sebep oluyor. Örneğin yeterliliği olduğu halde hasta görememek ya da yetkili makamlarca, hekim olmayanların hekim gibi alanda faaliyet göstermesine karşı önlem alınması gündeme getirilerek, psikologların terapi merkezi açmasının önünü kesmek gibi..

Gökhan Malkoç: Şöyle söyleyeyim, bir defa bir ruh sağlığı yasasına ihtiyaç duyuyoruz ülke olarak. Ruh sağlığı alanında çalışan farklı profesyoneller var, sınırların ve yetkilerin net olarak tanımlanması gerekiyor bu bağlamda. 2006 yılında dünya bankasından alınan bir fonla Türkiye’deki ruh sağlığına dair bir rapor hazırlandı. Bu rapor, birçok alanda çok geride olduğumuzu teyit ediyordu, ve yol haritası da çizilmişti esasen. Sonrasında neler oldu bilemiyorum ancak çok da fazla ilerleyemedik. 1976’da başlayan bir süreçten bahsediyoruz, yıl 2020, henüz bir sonuç alamadık. Ama bir taraftan da bu meslek yasası tartışması biraz çetrefilli bir durum.. Ben derneğin İstanbul şubesinde başkan yardımcısıyken, İstanbul’daki psikolojik danışma merkezleri sağlık bakanlığımız tarafından kapatılmaya başlandı. Bu süreçte tepkimizi dile getirdik, hakikaten çok iyi bir kampanya yürüttük, ses de getirmişti, o dönemin sağlık bakanı bu bağlamda bir çalışma yaptıklarını ifade eden bir açıklama da getirdi bunların ardından çünkü herkes çok şakındı. Zira hem gönüllülük esasına dayalı büyük hizmetler veriyorduk hem de sahada aktif görev alıyorduk, gel gelelim haklarımızın olmadığı bir ortamda gerçekleşiyordu tüm bunlar.. Böyle bir noktadan sonra, yasanın bizleri kısıtladığı bir noktada görüşmelerime devam ettim, görüştüğüm isimlerden biri de eski bir devlet bakanıydı, vizyon sahibi bir kişi, Tınaz Titiz Bey. Kendisi, bana şunu söylemişti: “Yasa çıkarmak çok kolay bir şey değil, yerinizde olsam yasa çıkarmak için uğraşacağıma toplumda bir pozisyon kazanmaya çalışırım. Bildiğiniz gibi toplum, sizlere karşı olumlu bir bakış açısına sahip, bu nedenle elinizdeki kaynakları kullanarak konumunuzu güçlendirmeniz en doğru seçenek. Bu süreç yasa koyucuların size gelerek yasa çıkarma teklifi yapmasını sağlayacak, emin olun. Ancak siz talep ederseniz, buna başka unsurlar eklenecek, dolaysıyla arzu ettiğiniz düzeyde bir hak kazanımına kavuşamayacaksınız.”

Yasa peşinde koşmaktansa, toplum nezdinde kıymet-i harbiyesi oldukça yüksek olan bir meslek alanı peşinde olmak, bu benim de hedeflediğim ve yapmaya çalıştığım şey, Tınaz Bey’e katılıyorum..

Tabii bir diğer yol da meslek yasası olmadan psikologları korumak üzerine ki bu, bazı tedavi yöntemlerine özgü lisansları alabilmek için girilen sınavlardan hukuk sınavına kadar çeşitlendirilmiş durumda yurt dışında. Meslek lisansına ek olarak doktoraya sahip olan araştırmacılar için bile ehliyeti olduğunu ispatlayan bir imza yetkisinin güvence altına alınması bu bir bakıma. İngiltere de yine yasa olmadığı halde müthiş teamüllerin yer aldığı bir ülke konumunda. Psikolojik hizmeti kimin vereceği, çok açık ve kesin sınırlarla belirlenmiş durumdadır.

Son olarak, düzenlemelerin psikoloji hizmetine yönelik sınırlandırılması gerektiği inancındayım. Psikoloji pahalı bir saha.. Meslek örgütü olarak, ayda yüz görüşme yapan bir terapistin, bu yüz görüşmenin beşini dar gelirli kimseler için yapmak durumunda olmasını sağlayacak bir alan ayırmak mecburiyetindeyiz..

Yani sosyal güvenlik kapsamına alınan hizmetler arasında psikolojinin olması şart.. Böyle bir hizmeti almak, insan olarak hepimizin hakkı. Meslek yasası, bu bağlamda çok önemli.

Firdevs Öncel: Medipol Üniversitesi, akademi dünyasında henüz ismini duyurmuş bir üniversite olmasına rağmen uluslararası düzeyde başarısıyla ön plana çıkmış durumda.. Bu anlamda, fakültemizi, ve okulumuzun bireysel başarısını nasıl konumlandırıyorsunuz?

Gökhan Malkoç: Öncelikle üniversitemiz adına gurur duyarım, bu tür bir başarıdan ötürü. Ama tabii benim buradaki misyonum, psikolojinin var olma savaşıdır.. Üç buçuk sene oldu ben buraya geleli, sizler üçüncü sınıfsınız şimdi, ben geldiğimde yeni başlamıştınız fakülteye. O zamanlar, yani sizlerin birinci sınıfı bitirdiği yaz, ben birtakım planlamalara başladım. Aslında benim Medipol’e gelme hikayem, artık mesleki hayatımın sonlarına doğru gelişim ve bir ürün ortaya koyma isteğimle bağlantılı gelişti. Bu açıdan üç sene gibi çok kısa bir sürede gerçekten önemli işler başardık. Bir defa, akademik kadro konusunda oldukça çaba sarf ettik. Bugün geldiğimiz nokta, yabana atılmayacak türden. Geçen yaz, akreditasyon sürecinden geçtik örneğin. FIBAA denilen bir kuruluş, -ki uluslararası bir kuruluştur- tarafından akredite edildik. Benim açımdan anlamlı olan nokta, kağıt üzerindeki düzenlemelerin yanı sıra bu görüşmeler sırasında oradaki kişilerin duyduğu heyecandı. Bizdeki programın yapısı, – zaman içinde daha da değiştirmeyi düşünüyoruz- bakış açımız ve misyonumuz onları çok çok heyecanlandırmıştı.. Her zaman gururla bahsettiğim bir noktaya değinmeden olmaz, bizim açtığımız ders sayısı açısından Türkiye’de elimize su dökecek bir başka psikoloji bölümü yok. Açtığımız toplam sayı 80’in üzerinde. Bu rakam, tekrar edeyim, Türkiye’de hiçbir üniversitenin yaklaşabileceği bir rakam değil. Ve yine inancım odur ki, dünyadaki pek çok üniversitenin de ötesinde bu sayı. Şimdi bu, felsefemize dayanan bir başarı esasında. Öğrencilerin hangi alanda uzmanlaşmak istedikleri noktasında saptanan bir şey. Peki yeterli mi? Kesinlikle değil. Bir alt yapı gerçeğimiz var, mesela bizim en büyük eksiğimiz, fiziksel kapasitemizden ileri geliyor.. Ancak bu sorunları hallettiğimizde, – ki Medipol’de olma amacıma yönelik- bence bilimsel olarak da önemli ilerleme ve atılımlar gerçekleştireceğiz. Eğitim anlamında belirli bir standardın üzerine çıkmış durumdayız, ama bilimsel olarak da bu tempoyu yakalamaya ihtiyacımız var. Öğrencilerimizin de içinde bulunduğu çok sayıda projenin yapıldığı bir bölüm hayal ediyorum.. Laboratuvarları, uygulama merkezleri olan, bir bölüm ki kafamda bununla ilgili bir yol haritası mevcuttur. Üniversite yönetimi, bugüne kadar bizlere personel konusunda çok yardımcı oldu, o anlamda birçok üniversiteye kıyasla iyi bir yerde durduğumuzu söyleyebilirim, hangi kadro konusunda talebim olduysa destek gördüm, ve bugünlere geldik. Önümüzdeki yıllarda kadromuz daha da genişleyecek zira şu anda çok sayıda genç arkadaşımız doktorasını bitirmek üzere. Ayrıca iki üç kıymetli isim de aramıza katılacak. Bütün bunlar da öğrenci başına düşen akademisyen sayısına ulaşmamızı sağlayacak, bahsettiğimiz gibi bu rakam 25-30 civarı. Her bir alt alanın kendi içinde 3-4 öğretim elemanının yer aldığı bir bölüm olarak yolumuza devam edeceğiz. Akabinde yine bu alt alanların her biri için yüksek lisans ve doktora süreçlerini başlatmak istiyoruz. Ve bir başka hayalim, lisans düzeyinde eğitimine devam eden bir öğrencimizin doktorasını da bizden alması ve bölümde öğretim üyesi olması üzerine. İşte o gün, emekli olacağım.. (Gülüyor).

Firdevs Öncel: Bu fakülteye gelip sizden en az bir ders alan herkes az çok bilir, sivil toplum stajları ve sosyal sorumluluk projeleri sizin nezdinizde çok büyük bir öneme sahiptir. Öyle ki, birçok üniversiteye kıyasla, fakültemizde üçüncü sınıflar için bir de zorunlu sivil toplum stajı var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Gökhan Malkoç: Bu aslında İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde başlattığım bir şey. Ve maalesef şu anda sivil toplum stajı o üniversitede kaldırılmış durumda. Ben yine de bunun arkasında ısrarla durmaya devam edeceğim. Bunun önemine inanıyorum, her ne kadar çoğu öğrenci tarafından bir angarya olarak algılandığının farkında olsam da. Bazı öğrencilerim stajını tamamladı, bazılarıysa hala devam ediyor.. Yaptıkları işten son derece keyif aldıklarını ve orada zorunlu staj süreleri bitmiş olmasına rağmen gönüllü bir şekilde bu krumlarda görev almaya devam ettiklerini söylüyorlar. On kişi, yirmi kişi, sayı fark etmez. Şayet bu gençleri toplumun hizmetine kazandırabilirsek ki ben 54 yaşındayım ve halen bir neferim.. Kendimden örnek vereyim, Bilim Kahramanları Derneği’nde yönetici ve gönüllüyüm, Türk Spastik Çocuklar Vakfı’nın akademik danışma kurulundayım, Zihinsel Engelli Sporcular Federasyonu’nda teknik komitede gönüllülük esasına dayalı olarak görev alıyorum, Türk Futbol Federasyonu Sağlık Kurulu’nda yine gönüllülük çerçevesinde hizmet veriyorum, Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi’nde yöneticilik görevimi sürdürüyorum, aynı zamanda gönüllüyüm. Tema gönüllüsüyüm. Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda görev alıyorum yine. Kısacası, kim bana nerde ihtiyaç duysa oraya koşmaya çalışıyorum.. Bundan dört beş yıl önce, Ticaret Üniversitesi öğrencileriyle yaklaşık 1200 ağacı tek tek diktik. Böyle bir şeyi sizlerle de gerçekleştirmek çok hoş olur.. İhtiyaç olduğu zaman toplumun bir tarafına el uzatmak çok kıymetli bir kazanım. Bunun farkına varabilmek, bunu anlayabilmek hususi bir önem taşıyor. Bakın mesela zihin teorisi denilen bir şey var değil mi? Neydi zihin teorisi? Karşıdakinin duygularını, hislerini, inançlarını kendinden daha farklı olarak algılayabilme becerisi. Yani hem kendi duygularını, hislerini, inançlarını anlamak hem de karşıdaki bireyin senden farklı olabileceğini kabullenmek, bunun idrakine varmak. Şimdi, bunun uygulama alanı, sivil toplum. Ülkemizde sivil toplum tam gelişmedi ama bunun yolu, böyle böyle sizleri teşvik etmekten geçiyor. Bir öğrencimiz, kurumun birinde karşılaştığı yanlış hamleleri yetkili mercilere bildirdi, belki de oradaki insanlara bir katkı sağladı bu davranış. O öğrencimizse, topluma ne verilebileceğine dair bir bakış açısına sahip oldu. Ben bu yüzden, sivil toplum stajlarının her ne olursa olsun devam etmesi için çabalayacağım. İnanın bu stajlar bizim için çok ciddi bir yük, dönem sonunda 300-400 tane dosya geliyor, bu dosyayı arkadaşlarımız tek tek inceliyor ve notlandırıyor ki bu çoğu insanın hiç de katlanmak istemeyeceği türden bir zahmet. Bu konuda Aysu Hocanız ile de konuşabilirsiniz, kendisi bölümümüzü temsilen bir toplantıya katılmıştı, o toplantıda bunu çok net görmüştü, pek çok psikoloji bölümü, bu gibi işlere fazla girmek istemiyor beraberinde taşıdığı zorluk neticesinde. Ancak ısrarcı olacağız, daha iyi olmak için mücadele etmeye devam edeceğiz. Bu iş iki taraflı elbette. Biri öğretim üyesi, diğeri öğrenci. Dolayısıyla bu ikisi birlikte hareket ettiği sürece, kalitenin artışı da kaçınılmaz olacaktır.

Firdevs Öncel: Son olarak, öncelikle öğrencileriniz, sonra tüm psikoloji öğrencileri için, ‘mezun olmadan yapılması gereken üç şey’i tanımlayacak olsaydınız, bunlar neler olurdu?

Gökhan Malkoç: Bu çok enteresan bir soru.. Üç şey.. Bu soruyu üç ayrı kulvarda cevaplandırayım. Birinci kulvar ki belki bugün karşılığını almayabilir öğrenci, ama günün birinde alacaktır, bu da ahlaki ilkelere karşılık gelir, bunları benimseyin. Kastım, öyle tinsel yahut çok spesifik şeyler değil.. Dürüstlük, doğruluk ve hakkaniyet. Hangi işi yaparsanız yapın -öğrencilik de dahil olmak üzere- bu üç ilke üzerine kafa yormalısınız. İkincisi, hep söylerim, mutlaka haftada bir makale, ayda bir kitap, haftada bir sinema, ayda bir tiyatro. Bundan kastım, entelektüel gelişiminize yapacağınız katkıya dair. Unutmayın, bugün psikoloji mezunu olan öğrenci sayısı 7.000 ila 8.000 civarında. Bunların sadece %10’u kendine sahada yer bulacak. İşte o %10’luk dilimin %1’ine aday olmak için bunları yapmanız gerekiyor. İlaveten bireysel gelişiminizi ve bakış açınızı da şekillendirecek böylesi bir yatırım. Üçüncüsü de, aslında salgın süreci de bunu bize gösterdi, çevreci olmanız. Çevreci politikaları özümseyin, toplumsal sorunlara karşı duyarlı olun. Bir de Birleşmiş Milletler’ in gelişim üzerine stratejik hedefleri var 14-15 maddelik. Hepinizin bunları anlayıp içselleştirmesini isterim. Son olarak, bilimi özümseyin. Zira Kovid-19 bunu bize çok iyi gösterdi.. Umut bilimde. Karşılaştığımız sorunları sadece bilim vasıtasıyla çözebiliriz. Pandemi sırasında bunu tecrübe ettik, sağlık bakanlığımızın bilim kurulunu kurması ve o kuruldaki değerlendirmeler sonucu doğru hamlelerin atılması bazı süreçleri çok daha sağlıklı atlatmamıza olanak tanıdı. Onun için bilim, sorunlarımızı çözebilecek yegane mekanizmadır. Bu yüzden içselleştirmelisiniz diyorum.

Firdevs Öncel: Röportajımıza katıldığınız ve merak edilenleri tek tek cevapladığınız için tüm Psikopol okurları adına bir kez daha teşekkür ederim hocam.

Gökhan Malkoç: Ben teşekkür ederim, keyifli okumalar diliyorum.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*